Psikoloji

İçimizdeki Şiddet

Alper Hasanoğlu


Bir Deney

Yale Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nün 27 yaşındaki genç doçenti Stanley Milgram, 1961 yılında otorite ve itaat fenomenlerini araştırmak için insanlar üzerinde yaptığı deneylerin psikoloji tarihinin üzerinde en çok tartışılan deneyleri olacağını ve etik dışı olmakla suçlanacağını herhalde tahmin etmiyordu. Bir sosyal psikolog olan Milgram, şiddetin kişiliğin derinliklerinden köken almadığını, şiddetin nedeninin daha çok bireyin içinde bulunduğu zaman ve mekanda iktidar gücüne gösterdiği itaat olduğunu düşünüyordu. Bu düşüncesini kanıtlayabilmek için basit bir deney yaptı. Önce elektrik akımı vermeyen ama gerçek gibi gözüken bir elektroşok makinesi yaptırdı (lütfen psikiyatride kullanılan elektrokonvulsif terapiyle karıştırmayalım). İki tiyatro sanatçısıyla anlaştı. Bunlardan biri deneyi yöneten, sırtında beyaz önlüğüyle, otoriter, soğuk, deneyin planlandığı gibi yürümesinden başka bir şey düşünmeyen bir bilim adamını oynuyordu. Diğeri ise denek olarak başvuran ve rastlantısal olarak kendisine elektrik şoku verilecek olan deneği. Gerçek deneğin yapması gereken ise elektrik şoku makinesine bağlı durumdaki oyuncuya belirli kelimeleri söylemek ve tekrar etmesini istemekti. Her hatada makineye bağlı deneğe elektrik verecekti. 15 voltla başlanacak, her yanlışta voltaj yükseltilecekti. En çok 450 volta kadar çıkılabilirdi.

Deney öncesinde bütün kanı deneklerin en çok 150 volta kadar çıkacakları, elektriğin voltajını daha fazla yükseltmeye kesinlikle itiraz edip deneyi terk edecekleri yönündeydi. Milgram deney için birbirinden büyük bir camla ayrılan, izbe ve karanlık iki odalı bir mekan bulmuştu. Deneklere cezalandırma ile öğrenme davranışı arasındaki bağlantının araştırıldığı söylendi. Ama maalesef sonuç umulduğu gibi olmadı. Çok iyi rol yapan oyuncunun elektrik akımının voltajı yükseldikçe acılar içinde kıvranarak deneyin sonlandırılması için yalvarmasına rağmen, deneklerin % 65 gibi büyük bir bölümü elektrik akımını 450 volta kadar yükseltmekten çekinmemişlerdi. Daha sonra deneklere denek rolü yapan oyuncuya elektrik şoku vermedikleri, asıl deneyin başka bir şey olduğu açıklandığı halde birçoğu bunu hayatları boyunca unutamadıkları bir travma olarak yaşadılar.

Peki bu sonuçlar gerçekten Milgram’ın hipotezini doğruluyor muydu? Diğer % 35 neden otoriteye itaat etmemiş ve elektrik şokunu yükseltmeye hayır demişti? Milgram daha sonra deneklerle uzun konuşmalar yapmış ve kendisi de bu “işkenceye” devam etmekte ya da son vermekte kişilik yapısının önemli payı olduğunu kabul etmişti. Deneklerin hepsi sıradan, ama hayatlarında şiddete hiç meyletmemiş, en azından bu nedenle başları yasayla derde girmemiş insanlardı. Hiçbiri de hiç tanımadıkları birine bu şekilde işkence edebileceklerine inanmazdı. Milgram’ın deneyinin en önemli sonucu herhalde buydu: insanın olduğuna inandığı şeyle, aslında olduğu ya da olabileceği şey arasındaki uçurumu göstermesi.

Şiddetin Kökeni

Antropolojik, sosyal ve ideolojik bileşenlerini bir kenara bırakırsak, insandaki şiddetin kökenini psikolojik olarak nerede aramalıyız?

Saldırganlık, içgüdü ve duygular gibi insanın psikolojik boyutuna ait bir fenomendir. Iç dinamiği açısından bakılırsa içgüdülerle bir yakınlığı olduğu söylenebilir, çünkü saldırganlık da kendini harekete geçiren enerjiyi insanın ruh halinden alır. Aralarındaki en önemli fark ise, içgüdülerin (açlık, susuzluk, cinsellik) doyurulduktan sonra kendiliğinden, bir uyarana ihtiyaç duymadan ortaya çıkabilmeleridir. Oysa saldırganlık iç ve dış dünya arasındaki karşılıklı ilişki sonucu oluşan bir fenomendir. Tabii ki açlık ve cinsellik gibi içgüdülere eşlik edebilir.

Bu açıdan bakıldığında saldırganlık bir içgüdü olmaktan ziyade bir duygu (affekt), bir reaksiyon türüdür. Bir reaksiyon türü olarak da diğer bütün duygular gibi bir uyarana bağımlıdır, impulsif bir davranışa yol açabilir ve her zaman bir nesneye yöneliktir. Ruhun (psike) başa çıkma ve kendini koruma mekanizmalarından biridir saldırganlık. O nedenle temel olarak ne iyi ne de kötü olarak nitelendirilebilir. Bireyin hayatta kalmasına, ruhsal dengesini korumasına hizmet eden ve belirtildiği gibi bir hedefe, bir nesneye yönelik olarak ortaya çıkan bir reaksiyondur.

Ruhun sorunlarla başa çıkma düzenekleri, refleksif, otomatik olarak işlev gören, durumsal başa çıkma mekanizmalarıdır. Karar verilerek hayata geçirilen davranışlarımızdan bu yönde ayrılır. Bilincimizi pas geçer ve her defasında aynı şablon tekrar edilir. Saldırganlık da bu anlamda özel bir başa çıkma reaksiyonudur. Hemen daima durumsal ve bireysel tetikleyici etkenlerin etkisiyle ortaya çıkar. Durumsal etken olarak, çıkışsızlık, çözümsüzlük duygusu gösterilebilir.

Tehdit edici, bireyin zararına olan her durumda eğer insan bu durumdan kurtulamayacağı duygusuna kapılırsa, saldırganlık ortaya çıkar. Bireyin yaşananı artık kaldıramayacağı, birey olarak sınırlarına tecavüz edildiğini hissettiği, ihtiyacı olan yakınlığı yitirdiği ya da anlamın ortadan kalktığı durumlardır bunlar.

Bireysel tetikleyicilerin en önemlisi kişilik özellikleridir. Bireyin içe mi yoksa dışa mı dönük olduğu, çatışmaya girmeye mi yoksa daha çok kaçınmaya mı meyilli olduğu gibi. Doğuştan gelen ve sonradan kazanılan kişilik özelliklerinin yanında bireyin hayat hikayesinin de saldırgan davranış biçiminin ortaya çıkmasında büyük rolü vardır. Geçmişinde travmatik yaşantıları olan biri tehdit edici durumlara daha duyarlı hale gelmiş olabilir ve böyle bir durumla tekrar karşılaştığında da çok daha çabuk çaresizlik ve tehdide uğramışlık duygusu geliştirebilir.

Eğer insan saldırgan bir davranışa meylediyorsa en temelde varoluşsal bir tehdit hissediyor demektir. Bireyin varoluşsal temel gereksinimlerinden olan barınma, korunma ve kendini dengede hissetme duygusunun kaybı insanda hayat üzerindeki kontrolünü yitirdiği korkusu yaratır ve temel olarak “var olabilmek” duygusunu zedeler. İnsanın hayatta kalabilmek için ihtiyacı olan duygulardan biri olan yakınlık duygusunun kaybı ya da böyle bir olasılığın ortaya çıkması da saldırganlığı tetikleyen durumlardan biridir.

Varoluşsal bir krize, dolayısıyla bir başa çıkma yöntemi olarak saldırganlığın ortaya çıkmasına neden olan başka bir durum da, insanın kendilik değerinin, bağımsızlığının, benlik sınırlarının tehdit edildiği durumlardır. Varoluşun kendini sorgulamak zorunda kaldığı, insanın hayatın anlamlılığıyla ilgili temel duygusunu yitirdiği anlar da saldırganlığın ortaya çıkabileceği durumlara bir örnektir, insan anlamsızlık durumunda “isteyebilmek” yetisini yitirir. Birey, içinde bulunduğu duruma göre saldırganlığını nefret, hiddet, kızgınlık veya itiraz olarak dışa vurur.

Her durumda, saldırganlık bir şiddet eylemidir ve bir nesneye yöneliktir. Saldırganlığın varoluşsal öneminin anlaşılabilmesi ve çok acele verilecek etik yargılardan kaçınılması çok önemlidir, ama her saldırgan davranış yine de kendi çelişkisini içinde barındırır. Saldırgan olmak şiddet uygulamaktır. Varoluşu tehdit eden ya da ettiği düşünülen durum üzerinde erk elde etmek için bir eylemde bulunmaktır. Bireyin kendi yararına, ötekinin çoğunlukla zararına bir eylemdir. Bu anlamda esas olarak bencildir.

Bu noktada şu sorulabilir: Saldırganlık iyi midir kötü müdür? insan saldırganlığını göstermeli midir yoksa bastırmak mıdır? Toplumsal ve dinsel kurallar, saldırganlığın bastırılmasını isterler, çünkü saldırganlığın olduğu gibi ortaya döküldüğü koşullarda bir arada yaşamak neredeyse imkansız hale gelir. Yine de saldırganlığın saldıran kişi için olumlu yanını görmek gerekir. Saldırganlık varoluşsal olarak hayatta kalabilmeyi sağlar. Ama bunun yanında göze alınması gereken bir bedeli de vardır. Dışlanmak, sosyal olarak izole edilmek gibi. Saldırgan davranışa maruz kalan kişi açısından bakıldığında durum biraz değişir. Kimsenin kendisine saldıran biriyle bir arada olmak istemeyeceği çok açıktır. Saldırganlığı değerlendirirken kötülükle karıştırmamak gerekir. Saldırma daima duygusal ve kendilik sınırlarını, varlığını korumaya yönelik bir tepkiyken, kötülük duygudan yoksundur ve yok etmeyi amaçlar.

Psikanalitik ve davranışçı bakış açılarından da faydalanan bu varoluşsal analizci yorumun olumlu ve iyimser bakışına karşın Freud 1930 yılında yayınlanan, Türkçe’ye “Uygarlığın Huzursuzluğu” olarak çevrilen kitabında oldukça kötümser bir tablo çizmektedir: “Sıklıkla yadsınan gerçek, insanın yumuşak ve sevgiye gereksinim duyan, ancak saldırıya uğradığında kendini savunmayı becerebilen bir yaratık olmadığı, hayli büyük miktarda saldırganlık eğilimini de içgüdüsel yetileri arasında barındırdığıdır. Bunun sonucu olarak, insanın gözünde komşusu yalnızca olası bir yardımcı ve cinsel nesne değil, aynı zamanda saldırganlığını onun üzerinde tatmin edebileceği, işgücünü karşılığını vermeksizin sömürebileceği, rızası olmaksızın cinsel açıdan kullanabileceği, malını ele geçirebileceği, işkence edebileceği ve öldürebileceği birisidir. Homo komini lupus (katiller önden buyursunlar); yaşamın ve tarihin bütün deneyimlerinden sonra, kim bu söze karşı çıkabilecek cesareti gösterebilir ki? Bu korkunç saldırganlık, kural olarak, ya bir kışkırtma kollar ya da kendini, hedefine aslında daha yumuşak yöntemlerle de erişilebilecek bir davanın hizmetine koşar. Koşullar elverişli olduğunda, kendisini normalde ketleyen karşıt ruhsal güçler ortadan kalktığında, saldırganlık kendiliğinden ortaya çıkıverir; insanı, kendi türüne karşı merhamet nedir bilmeyen vahşi bir canavar olarak ortaya çıkarır.”

Freud’a göre insan hayatı boyunca “kötü”ye karşı savaşan ama sonunda bu savaşı kaybedendir. Ama Freud’un ölümünden kısa bir süre sonra psikanalistler arasında da saldırganlığın ölüm içgüdüsüyle bağlantısı yadsınmaya ve saldırganlığın insanın gelişimi ve olgunlaşması açısından önemi vurgulanmaya başlandı. Temel bir saldırganlık içgüdüsü ön kabulü yerine saldırganlığın tepkisel bir davranış olduğu tartışılmaya başlandı.

Engellenme-Saldırganlık Teorisi davranışçı öğrenme modeli içinde geliştirilen ve en yaygın kabul gören açıklama biçimidir. Bu teoriye göre saldırgan davranışın ortaya çıkmasının ön koşulu, engellenmişlik duygusunun varlığıdır. Engellenme, ya yapmak istenen bir eylemin yapılmasının ya da çok genel olarak arzuların, isteklerin gerçekleşmesinin engellenmesi olarak anlaşılabilir. Başka bir öğrenme modeline göre ailesi içinde şiddete tanık olan ya da bizzat şiddete maruz kalan, sorun çözme yöntemi olarak şiddeti öğrenen birey, erişkinlik hayatında da sorunları çözmek için çok daha kolay ve çabuk şiddete sarılır. Bu açıklama modelinin en önemli avantajı, psikoterapötik açıdan kullanılabilirliğidir. Çünkü öğrenilen bir davranış, başka bir davranış modelinin öğrenilmesiyle bir kenara bırakılabilir de.

Bir Sanat Suikastçısı

Hans Joachim Bohlmann, dikkat çekici bir özelliği olmayan, dost canlısı, emeklilik yaşında bir Alman. Bütün zamanların en önemli sanat suikastçısı. Ruhsal olarak tedavi edilemez derecede hasta olduğu gerekçesiyle mahkeme kararıyla cezaevinde değil de psikiyatri kliniğinde 15 yıl geçirdikten sonra şimdi kendisine yeni bir hayat kurmaya çalışıyor. Suçu, Cranach, Rubens, Rembrandt ve Dürer’e ait, değerleri takriben 270 milyon mark civarında olan eserleri düzeltilemeyecek şekilde zarara uğratmak.

Bohlmann’ın çocukluğunun ana figürleri fakirlik, savaş sırasında bombalardan kaçış, sert bir baba ve babanın askerliği sırasında sevgilileriyle zaman geçirmeyi yeğleyen annenin ilgisizliği. Bu şartlar altında ortaya çıkan obsesif kompulsif bozukluk. 16 yaşında tedavi olmaya karar verir. Antidepresanlar, sakinleştiriciler, elektrokonvulsif terapi, insülin tedavisi; hepsi denenir, ama hiçbir düzelme görülmez. 1974 yılında bir beyin cerrahının önerisine çektiği büyük acı nedeniyle evet der: Psikocerrahi. Sonuç cerrahın ve Bohlmann’ın umduğu gibi değildir. Üstelik saldırgan duyguları üzerindeki ketlenme ortadan kalkmıştır. Dürtülerini kontrol edemez, mezarlıklardaki muslukları açar, ortalığı suya boğar örneğin. Bu arada karısı camdan düşer ve ölür. Kendisini hayat tarafından aldatılmış gibi hissetmektedir. Toplumu cezalandırmak, sansasyon yaratmak ister. “Benim için en değerli olan şey karımdı, toplum içinse Rembrandt,” der bir söyleşide. Eskiden karısıyla sanat müzelerine gitmeyi çok seven Bohlmann bir eczaneden sülfürik asit satın alır ve Hamburg Sanat Müzesi’nde Paul Klee’nin Altın Balık adlı tablosunun üzerine döker. Akşam gazetesinde günün haberidir.

Bohlmann, hayatında ilk defa olarak kendini önemli hisseder ve mutlaka devam etmeliyim, diye düşünür. Verdiği zarar büyüdükçe aldığı keyif de artar. Ölmüş sanatçıların eserlerinin geri gelmeyeceği gerçeği, topluma karşı olan öfkesini bir nebze dindirir. Artık antidepresana ihtiyacı yoktur. Bir dizi eylemden sonra yakalanmaya karar verir. Birkaç yıllık hapisten sonra psikiyatrik bilirkişi raporuna dayanarak Bohlmann’ın iyileşme olasılığının olmadığına ve kapalı bir psikiyatri kliniğinde gözetim altında tutulmasına karar verilir. 15 yıllık bir klinik yaşantısından sonra, şimdi emeklilik çağında kendine dışarıda ama yine gözetim altında sakin bir yaşam kurmaya çalışıyor.

Saldırganlık bir iletişim biçimi olabilir mi? Birçok intihar girişimi insanların diğer insanlara yönelttiği yardım çığlığıdır aslında. Duyması gerekenin çoğunlukla duymadığı. Psikanaliz intiharı insanın kendine yönelttiği şiddet olarak tanımlar. Diğer birçok psikolojik rahatsızlık gibi yalnızlıkla, insansızlıkla, ilişkisizlikle bir aradadır. Semptom bir iletişim biçimi olarak da anlaşılabilir. ilişki kuramayan, kendini anlatmanın “sağlıklı” yolunu bulamayan birey bir de bu yolu dener. Kendini haksızlığa uğramış, hayat tarafından aldatılmış hisseden bu yapayalnız bireyin, insanlarla ilişkiye geçme, insanlar tarafından kabul edilme, değer verilme, hiç olmazsa varolduğunun bilinmesi isteği değil midir bu çırpınış? Bohlmann’ın eylemleri sırasında antidepresana ihtiyaç duymaması bunun bir anlamda doğrulanması değil midir?

Yazarın, sanatçının yaptığı/yapmaya çalıştığı da Bohlmann’ın toplum tarafından kabul edilmeyen bir tarzda yaptığının masum bir versiyonu değil mi aslında? “Beni duyun, ben de buradayım, başka türlü kimseye ulaşamıyorum!” Hayat ötekinin beni sevmeye değer bulmasıyla anlam kazanıyor. Yazarak, tuvale bir şeyler çizerek, çamura biçim vererek dışlaştırdığımız saldırganlığımız “öteki”nden bir karşılık gelmesini sağlıyorsa eğer, çabamıza değmiş demektir.

Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın

www.aymavisi.org

+ Büyüt | - Küçült