Psikoloji

Cinselliğin Tuhaf Döngüleri

Stephen A. Mitchell



Benim zihnimde canlanan karşılıklı aşk, bilinmeyenin binlerce açıda zuhur edebileceği bir aynalar sistemidir ki aşık olduğumun sadık bir suretini verir bana, tutkumu sezmesiyle her zaman daha şaşırtıcı, daha bir bezeli olan, yaşamla.

-Andre Breton[i]

İnsan yaşantısının hiçbir bölgesi cinsellik kadar çatışma, belirsizlik ve karışıklıkla dolu değildir. Müziğimiz, tiyatromuz, filmlerimiz, televizyonlarımız ve edebiyatımız cinsel temalarla doludur. Cinsel ayartmalar ve mutluluk vaatleri arabalardan bilgisayarlara, giysilerden diş macunlarına, ürünler sattırarak ekonomimizi sürüklemektedir. Cinsellik hakkında çatışan o ihtiraslı kanılar, politik ve ahlaki liderlerimizin imgelerine şekil verip seçimleri etkileyerek, son zamanlarda kamusal yaşamımıza hükmeden “kültür savaşlarının” merkezinde yer almaktadır. Aynı zamanda, cinsellik ve cinselliğin mahrem hayatımızdaki yeri etrafında dönen çatışmalar, kişisel hayatlarımıza anlam katma uğraşımızın başlıca unsurudur. Bu çatışmalar milyonlarca insanı kişisel gelişim kitaplarına, New Age akımına ve geleneksel dinlere, terapilere ve yakın zamanlarda da internetin sohbet odalarına sürükleyen etmenlerin önemli bir parçasıdır. Peki ama, cinselliği kültürümüzün bireyleri için bu kadar güçlü ve problemli kılan nedir?

SEKS NEDİR?

Şu ya da bu şekilde seksle o kadar meşgulüz ki seksin ne olduğu ve nereden geldiğini düşünmek için nadiren fırsat yaratıyoruz. Seks yoluyla üremenin, yeryüzündeki evrim sürecinde belirmesinin nedeni, iki farklı organizmanın genetik materyalinin karışmasının tek bir organizmanın kendini kopyalamasından daha uyumlu sonuçlar yaratmış olmasıdır. Cinsel üremeyi daha ilginç kılan ve diğer vakit geçirme yollarına nazaran ona güdüsel bir öncelik veren çeşitlemeler kısmetimize işte böyle gelişti! Bu çeşitlemelerin merkezinde sinir uçlarının yoğunlaştığı, uyarıldıklarında yoğun bir zevk veren vücut bölgeleri, yani genitallerin evrimi vardı.

Şarkı sözlerindeki yaygınlığına karşın kuşlar ve arılar için cinselliğin ne demek olduğunu gerçekte kimse bilmez (belki bir tek kuşlar ve arılar dışında). İnsan evrimleştiğinde seks, bedenlerin kaynaşmasından çok daha karmaşık bir hal almıştı zaten. Vücutlarımızdan oldukça sıradışı zihinler ortaya çıkmış, cinsel olgular da bedensel reflekslerin çok ötesinde, daha kavramsal, duygusal, psikolojik ve bazılarına göre de, daha manevi bir boyut kazanmıştır. İnsanın cinsel fizyolojisinin fiziksel yoğunluğu, kişilerin bitişmesini, yani heyecanlarını, zevklerini, fantazilerini, korkularını, özlemlerini, umutlarını zihinsel yaşantının söz konusu olabilecek tüm niteliklerinin kapsamını gerektirir. Cinsel eylemin gerektirdiği vücutların iç içe geçişi onu arzuların, aşırı korkuların, çatışmaların ve kendi ile öteki arasındaki ilişki münazaralarının temsiline ideal bir şekilde uyan sonsuz çeşitlemeler haline getirir. Cinsel tecrübeler, sınırların ve kendilik temsillerinin güçlü örgütleyicileri haline gelir. Bedensel duyumlar ya da fiziksel zevkler kişinin tenini, sınırlarını belirler ve bedensel ile cinsel yakınlaşmaların diyalektiği öteki ile ilişkimizde bizi teşhir eder, konumlandırır: Üstünde, altında, içinde, çevreleyen, karşı gelen, teslim olan, kontrol eden, tapan, kendinden geçmiş, vb. Duygusal deneyim için bu kadar kuvvetli malzeme sağladığından cinsel arzu, insanlarda kişisel ve kişilerarası dışavurumun en şahsi arenası haline gelmiştir.

İnsanlar için beden ve zihin cinsel deneyimin olmazsa olmaz boyutlarıdır. “Deliler gibi seviştik” ifadesi bedeni psişeden ayırma yoluyla cinsel deneyimi basitleştirme özlemini vurgular ancak bu asla mümkün olmayacaktır. Bedensel/somatik olgular ile bunların psikolojik anlamlarının kaynaşması asıl, cinselliği manalı ve karmaşık kılmaktadır.

SEKSİN KABALIĞI

Harold’un terapiye gereksinmesinin nedenlerinden biri, karısının cinsellikten yoksun olan evliliklerine artık uyum sağlayamamasıydı. İlişkilerinin ilk zamanlarında kısa bir cinsel aktivite dönemi olmuş olsa da fiili olarak son yıllarda tamamen bitmişti, keza zamanımızın tüm bireyleri gibi Harold’un eşi de cinsel yaşantısını tatmin etme hakkına sahip olduğunu hissediyordu. Harold’un evliliği vahim bir durumdaydı.

Harold kuşatılmış, sadık bir kocaydı. Karısına sevgiyle hayranlık duyuyor, onun mutluluğunu istiyor, evlilik yükümlülükleri olarak tanımladığı sorumluluklarını yerine getirmekte yetersiz olduğundan dolayı utanç duygusuyla alçaldığını hissediyordu. Ancak, başlardaki çekime rağmen şimdilerde karısını arzulamıyor, kendini cinsel ilişki için büyük bir çaba ile zorladığında da, iktidarsızlaşıyordu. Cinselliği, her daim elde edilebilir sürtük kadınları içeren pornografiler ve fantaziler eşliğinde mastürbasyon yapmayı kapsar hale gelmişti.

Harold, Londra’nın kenar mahallesinde bir çeşit münzevi hayatı yaşayan karışık ırktan bir çiftin tek çocuğuydu. Ebeveynlerinin ikisi de çocukluklarında travmatik kayıplar yaşamış olduğundan kendilerini diğer insanlardan biraz farklı görüyordu. Tepeden bakıldıklarını, önemsenmediklerini hissetmeye yatkın oluşlarının yanı sıra edep erkan, görünüş ve tavırlarına da önem veriyorlardı. Babası giderek alkolik, annesi de daha depresif olmuştu. Annesi, kocasının kayıtsızlığına karşılık, bazen cinsel açıdan tahrik edici bir şekilde giyiniyor ve görünüşte sanki bunu Harold’un iyiliği için yapıyordu. Annesi Harold’ın üstüne fazla düşüyordu ve Harold, zamanla onun ruh hallerine ciddi derecede duyarlı bir hale gelmişti; küçük apartmanlarının ayrı odalarında olsalar bile Harold annesinin depresyonunu fark edebiliyordu. Ergenliğinde, arkadaşları ile evin dışında daha çok vakit geçirir olmuştu, ancak hiçbir zaman gerçekten bir şeylerin parçası olduğunu hissedemiyordu. Uyum sağlamak için çabalamış da olsa oradan öylesine geçen bir yabancı gibi hissetmekten kurtulamıyordu. Çocukluğuna dair sonradan hatırladığı tek mutluluk anları, bisikletle ya da yürüyerek yıldızların altında tek başına yaptığı gezintilerdi, ki gerçekten özgür hissettiği dakikalardı bunlar.

Harold karısıyla cinsel ilişki kurmuş olmayı, cinsel ilişki kurmaktan daha çok istiyordu. Onunla cinsel ilişki kurma yolunu aşırı güç buluyor, o “koca dağın” kat edilmesinin yoğun bir çaba gerektirdiğini düşünüyordu. Bir engel olarak dağın bu akıl almaz boyutu, yalnızca denemek için bile cesaret kırmaya yetiyordu. Cinsellik çoktan beridir anlık bir şey olmaktan çıkmış, çabalamanın yükü altında eziliyordu.

Yılların klinik deneyimi bana, cinselliğin kimya uyumu gerektirdiğine dair popüler görüşün doğru olduğunu göstermiştir: İrade ile olacak bir şey değildir bu ve tersi için harcanacak çaba da çoğu kez trajik bir zaman kaybıdır.[ii] Ancak, uzun dönemli ilişkide olan birçok kişide olduğu gibi Harold için de, kimya uyumu başta vardı, ama sanki zamanla dağılmıştı. Kimya, dağ ile yer değiştirmişti adeta! Peki hala dağın ardında mıydı? Ya da altında? Orada hala bir hayat belirtisi var mıydı?

Psikanalistlerin en önemli işlerinden biri hastalarının dikkatini, bütünüyle denetimleri dışında ve onlara karşıymış gibi görünen haz ve tatmin duygularının güçlü engelleri olarak iç dünyalarında deneyimlediklerinin aslında kendi kurgu ya da inşaları[iii] [iv] olduğu olasılığına çekmektir. Homeros’un Odysseia’sındaki* Penelope karakteri nevrotik tasarıların hayatlarımızı nasıl yapılandırdığına dair kuvvetli bir betimlemedir. Penelope örgü işini tamamlayana kadar yeniden evlenemez; gün boyunca örer, böylece talipleri de bir koca seçme konusunda ilerlediğini düşünür, ancak kayıp kocası Odysseus’un en sonunda döneceği ümidiyle de, gece boyunca ördüklerini söker. Hepimiz örerek ve sökerek zaman geçiririz, ancak Penelope’den farklı olarak bu dikkatle dengelenmiş tasarıların sadece tek bir yanının farkında olmaya yatkınızdır. Harold, bir tek dağın boyutunu ölçmedeki çabasının farkındaydı; bilinçdışından durmaksızın dağ inşa edişinin ise farkında değildi.

Kendisi ile eşi arasına o dağı yerleştirdiği anda cinsel arzu olasılığının bitmiş olduğunu işaret ettim. Bir zamanlar çekici bulduğu kadın karşısında dururken bile, Harold’un tek hissedebildiği o koca dağ idi. Bu kadar çok çaba harcamaktan vazgeçtiğinde, uğraşmadığında nelerin değişebileceğini merak ettim. Bilinçdışında bin bir çabayla yarattığının haricinde, “aslında bir dağ filan yok” diye ileri sürdüm. Varolmak için eteklerinde çabayla didindiği o dağı gerçekten isteyip istemediğini düşünmesini önerdim.

Harold, bir sonraki seansa karısıyla bir takım cinsel oyunlar oynadıklarına dair haberlerle geldi (artık evliliğinin değil de analizin eteklerinde çabalıyordu canla başla). Deneyimlerini inceledikçe, karısıyla yatakta iken bir tek karısının hislerine, karısının arzu ve hazlarına odaklandığı açıklık kazandı. Karısının ihtiyaçlarını unutup kendi kendisinin duyumlarına, hazlarına bırakmanın nasıl bir şey olacağını sordum. Bu soruyu adeta abes buldu: Kesinlikle yapamazdı. Karısının huzurunda kendi zevklerine odaklanmanın nasıl bir şey olacağını hayal etmesini istedim. Bu konuyu düşünmek onu kaygılandırdı; oldukça bencilce olabileceğini düşündü, yakışıksız, sevgisiz, değersiz ve tehlikeli katıksız bir kabalıktı bu. Zevk almak, yürüyüşlerinde ya da bisikletle gezintilerinde ya da mastürbasyonda kendisine izin verdiğinde olduğu gibi, ancak tek başına gerçekleştirebildiği bir etkinlikti.

Birlikte, mastürbasyonun ona muhteşem gelen niteliğinin, belki birçok etkinlikten farklı olarak, sosyal bir yükümlülük taşımaması olduğunu keşfettik. Tabii ki kimse ondan bunu yapmasını isteyemezdi, dolayısıyla mastürbasyon kendi için yapabileceği bir etkinlik haline geliyordu. Bir insanın huzurunda nazik olmak, ötekinin üst düzeyde olan farkındalığını; kendini zevke bırakmak ise, diğerinin huzurunda yalnız olabilmeyi[v] gerektiriyordu, ki bu Harold için saçmalığın daniskasıydı. Varlığında kendisini kendi zevklerine bırakabileceği tek figür, kendi ihtiyaçları olmayan, Harold’un tüm güçlülüğü ile dilediği gibi kontrol edebileceği bir fantazi figürüydü. Harold, cinselliği yoluyla ötekine yönelen kaba ve kaçınılmaz saldırıdan, ancak o fantazi figürü ile kaçınabilirdi. Harold sevdiğinde arzulayamıyor, arzuladığında ise sevemiyordu.

Cinsellik nasıl olmuştu da müstehcenmiş gibi hissedilir hale gelmişti? Bu soruyu iki değişik yaklaşımla tartışacağız: Freud tarafından toparlanıp bir sistem haline getirilen geleneksel yaklaşım ve yeni bir alternatif ile. Birinci yaklaşım insan zihninin katmanlardan ikinci yaklaşım ise döngülerden ibaret olduğunu düşünerek anlamaya çalışır.

FREUD'UN İNSANSI HAYVANI

Freud için cinsellik, doğası gereği antisosyaldır. Öte yandan, kaçınılmaz olarak iliğimize kadar sosyalleşmiş olduğumuzdan, temelde ve en derinde hem sosyal hem de antisosyal yaratıklarız.

İnsan doğasına dair bu görüşü ilk ortaya atan Freud değildi. Platon kadar geriye gidildiğinde insanlar kendilerini tek boynuzlu at, sfenks, ya da ejderha gibi melez yaratıklar olarak tasvir etmişlerdir. Bizler alt doğası bedensel istekler, tutkular ve içgüdüler tarafından koşullanan, üst doğasında ise akıl, bağlılık ve maneviyatın hüküm sürdüğü bileşimlerdik.

Darwin’in izinden giden Freud için5 bizler, bilince, akla ve medeni ahlaka ulaşmak için yaşamın evrimsel olarak alt türlerinden yükselerek, aşağılardan tırmandık. Ancak gene de, evrimimiz tamamlanamadı. Bedenlerimizde ve zihnimizde, melekler ve hayvanlar arasında bir yerdeki bileşimler olarak kaldık. Üst ve alt katmanlaşması, Freud’un, duygusal yaşantıdaki önemli bölgelerin hemen hemen tümünü kapsayan düşünce şeklinin ana motifi, kavramsal imzasıydı. O çok iyi bilinen yapısal model, biyolojinin kültürle çarpıştığı bilinçdışı çatışkıların küçültülmüş, içselleştirilmiş bir savaş alanıdır: id bir doğal içgüdüler ambarı, süperego ise içselleştirilmiş kültür temsilleri ve de ikisi arasındaki arabulucu, yani ego.

Son yıllarda maruz kaldığı ağır eleştirilere, klasik psikanaliz teorisi hakkındaki tüm sorgulara ve itirazlara rağmen Freud’un bu hayvansı insan görüşü dikkate değer bir biçimde etkili olmuş ve bir şekilde, kendi cinsellik ve beden algımıza da sızabilmiştir. Tabii ki cinsellikle mücadele ederiz, cinsel doğamız bizi aşırılıklara, ahlaksızlığa ve karmaşık tatmin yollarına sürükleyebilir; ideallerimiz ve sosyal normlar bizden makul, denetimli ve ölçülü olmamızı isteyebilir. Cinselliğimiz içimizdeki hayvandır. Bakış açımıza göre, ki tutkuyla benimsenmiş birçok bakış açısı vardır, cinsel doğamızın, ya ehlileşmeye, ya karantina altına alınmaya, ya da özgürleşmeye gereksinimi vardır.

Cinsellikte şeytani bir ilkelliğin olduğu kanısı, romantik aşkın yozlaşmaya yatkınlığına dair yaygın görüşün adeta merkezinde yer alır. Romantik aşk da insanlar gibi ister istemez bileşenlerden oluşan bir olgu, yüce ideallerle alçak içgüdülerin kararsız bir birliğidir. Bu geleneksel anlayışta Harold’un karısına duyduğu sevgi ve cinsel arzu, doğaları gereği, uyuşmamaktadır. Onların arasında bir bağ kurmak için Harold ya sevgisinde daha az düşkün olmalı, ya da cinselliğini ehlileşmelidir.

Öte yandan insan doğasında ilkel içgüdülerin ve biyolojinin altta, maneviyat ve aklın da üstte katmanlaşmış olduğu görüşü, doğamızın melez olduğuna dair bu modası geçmiş anlayış, son zamanlarda aşınmaya başladı. Kendimize bu katmanlaşmış geleneksel bakış açısından bakmaya o kadar alışmışız ki farklı bir yaklaşıma yer açmak için ilk olarak biyolojik olan ile sosyal olanın ilişkisine, sonra da doğanın doğasına dair yeni anlayışları dikkate almalıyız.

GÜNÜMÜZÜN İNSANSI HAYVANI

Freud’un zamanında, içimizdeki hayvanın ve eğitilmiş olanın farklı kaynaklardan türeyip (biri iç, diğeri dış kaynaklı) yaşantımızda tabakalandığı düşünülüyordu. Son zamanlarda ise biyolojik ve sosyal (ve de dilbilimsel) olanın, tamamen birbiriyle içi içe geçmiş olduğu kabul ediliyor. Konuşmak, toplumları biçimlendirmek ve kültürleri yaratmak biyolojik, yani hayvansı doğamızdır. İnsan evrimini diğer primat türlerinden ayıran başlıca nitelik, büyük bir olasılıkla, insana özgü sosyal ilişkilerin, kültürün ve dil gruplarının oluşumudur. Freud’un ikincil olarak betimlediği dışsal etkileri, birçok bilim adamı doğamızın özü olarak kabul ediyor. En az Freud kadar Darwinci olan bu perspektiften bakıldığında, önce hayvan sonra sosyal değiliz, en derininde ve kökeninde, sosyal hayvanlarız.

Biz insanlar ilişkiler kurar; dilsel topluluklar oluşturup koruruz. Neden yaparız bunları? Acaba topluluklar ve onları birbirine bağlayan dilsel iletişim farklı ihtiyaçlar ya da temel güdülerin ürünleri midir? Hayır, çok daha fazlası: İnsanları ilişkisel olarak tanımlamak, ilişki arayışını ya da sosyalliği, yeme ve üreme ihtiyacı gibi diğer dürtüler arasından özel bir dürtü olarak seçmekten oldukça farklıdır. Şu analojiyi düşünün:

Biz insanlar oksijen soluyan organizmalarız, oksijen aramaya güdülenmemişizdir (oksijenin bir anda yok olma durumunu hariç tutarsak). Bu sadece yapmaya tasarlanmış olduğumuz, çaba harcamadan yaptığımız ya da başka amaçlar için araç olarak kullandığımız bir eylemdir. İnsan aynı zamanda da dil yaratan bir yaratıktır. Davranışçılığın o altın çağında dilin bireyde, herhangi bir amaç için, destekle beliren yararlı bir edim olduğu varsayılıyordu. Genel olarak günümüzde ise dilin, insan beyninin kendiliğinden beliren bir özelliği olduğu kabul ediliyor. Bu nedenle Steven Pinker, dili bir içgüdü olarak tanımlıyor, çünkü insanlar, aynen örümceklerin ağ örmeyi bilmesi gibi bilirler konuşmayı… örümcekler örümcek ağları örer,8 çünkü onlara örme dürtüsünü ve bunu gerçekleştirecek yeteneği sağlayan örümcek beyinleri vardır.

Başlangıçta dil gelişimi için milyonlarca yıl önce seçilmiş, evrimsel olarak uyum sağlamaya yönelik tasarı ya da tasarılara dair birçok tartışmalı teori vardır. Ama Pinker’a göre, o genç örümcek, aç olduğundan ya da temelinde yaşamak için bir ağa gereksindiğinden dolayı ağ örmez, ağ örmek üzere tasarlanmıştır. Aynı şekilde, insan yavruları da sesler ve sonunda da dil üretir; bunun nedeni de yararlı bir amaca hizmet ediyor olması değil, o yavrunun bir insan beynine sahip olması ve insanların da evrim boyunca bu şekilde tasarlanmış olmasıdır.

İnsanlar, bebeklikten başlayarak, etkileşim kurmak için diğer insan zihinlerini arar. Bunu da belli bir ihtiyacı karşılamak için değil, insan yüzüne görme duyusuyla, insan kokularına koku duyusuyla, insan sesine işitme duyusuyla ve insan işaretlerine de semiyotik olarak tepki vermek üzere programlanmış olduğumuzdandır. Başka insanlarla ilişki kurmaya yatkın olarak tasarlandığımızı henüz yeni yeni idrak ediyoruz. Bu etkileşimler bebeklerin, insana özgü zihinleriyle dil yaratan yaratıklar haline gelmelerine olanak veren beyinlerini kullanabilmeleri için zorunludur.

Demek ki, sosyal kısıtlamalarla karşılaşan cinsel yaratıklar olarak yola koyulmadık. Bedensel/sosyal yaratıklar olarak başlıyoruz ve cinselliğimiz kökeninde tam anlamıyla fiziksel olduğu kadar kültüreldir de. İnsan cinselliği ilişkisel ve dilsel bir bağlama doğar. Davranışsal olarak cinsel edimler insanlı ya da insansız gerçekleşebilir. Ama psikolojik olarak, cinselliğin anlamı sosyal yapılardan, kişilerarası ilişki biçimlerinden ve dilsel kategorilerden türer.

Örnek olarak, bazı insanlar için karşılıklı cinsel uyarılma akla gelebilecek en samimi etkinliktir. Buna rağmen Harold’a göre cinsel haz, diğerinin farkında olmayı ortadan kaldıran bir kendi içine çekilmeyi beraberinde getiriyordu: Karşılıklı cinsel uyarılma hayal bile edilemezdi. Daha başka birçok olasılık vardır. Aynı davranışsal ve fizyolojik edimin (bir temas, uyarılma ya da orgazm gibi), farklı zihinler için çok farklı ve başka anlamları olabilir. Orgazm, bazıları için aşkın ve kendinden geçiren bir deneyim iken, diğerleri için allak bullak eden dehşet dolu bir çözülmedir. Freud ve çağdaşları herhangi biri için cinselliğin ne demek olduğunu bildiklerini varsayabilirlerdi, çünkü cinselliğin hayvani içgüdülerle birlikte geldiği düşünülüyordu. Oysa bizler, bir diğeri için cinselliğin ne demek olduğunu 'bildiğimizi asla varsayamayız, zira bu cinsellik, anlamını sadece belirli bir sosyal ve dilsel bağlamda yaratarak insan cinselliği haline gelir.

Örümcekler örümcek ağları örer: Steven Pinker, How The Mind Works, New York and Londra, W. W. Norton, 1997, s. 173.

İnsan zihninin katmanlı olduğuna dair bu geleneksel görüş, cinselliğin, insanöncesi atalarımızın soy gelişiminin bir mirası olarak, bizden bağımsız içimizdeki etkisinin şeytani bir dışavurumu olduğu önermesinden türemiştir. Ancak gün geçtikçe anlıyoruz ki, bedenlerimiz ve kültürel yapılarımız bütünüyle iç içe geçmiş birbirlerine hayat verirken, zaman zaman da birbirlerini kısıtlıyorlar. Sosyal ve dilsel şekillendirmelerin etkisinde olmayan bir cinsellik, saldırganlık ya da herhangi bir bedensel deneyim yoktur. Tersine, tüm sosyal ve dilsel etkileri de bedenleri, belirli insan organları ve belirli bir insan yapısı olan somutlaşmış yaratıklar olarak deneyimleriz.

Zihin ve bedenin bütünlüğüne dair bu güncel anlayışın en güçlü imgesi M. C. Escher’in iki el desenidir. Her bir el, sonunda o eli çizen bir el deseni çizer ki, o el de diğer el tarafından çizilmiştir: Beden imgelemi yaratır, imgelem bedeni, beden imgelemi.

DOĞANIN DOĞASI

Çok yakın zamana kadar, doğanın ne olduğu son derece açıktı: Doğa insanlar tarafından dokunulmamış, insan kültürü dışındaki; ya da biz onu değiştirmeye başlamadan evvelki dünya idi. Cinsellik de o doğanın içimizde konumlanmış bir parçasıydı.

Ne var ki, “doğa” görüşümüzün sosyal olarak nasıl da inşa edildiğinin bilincine vardık. Doğa ahenkli bir bahçedir. Doğa, “dişteki kırmızılık ve pençedir.” Doğal insan barbardır. Doğal insan soylu bir yerlidir. Hangi doğa betimlemesinin doğru olduğuna nasıl karar verebiliriz? Bu daha çok kimin, tarihin hangi zamanında, hangi kültürel bağlamda ve ne amaçla bu doğa fikrini ortaya attığına bağlıdır. Parkların ve hayvanat bahçelerinin ortaya çıkışı şehirleşme ile eş zamanlıdır. Zira “yabani”ye dair görüşlerimiz, günümüz medeniyetinin karşıtı, tersine çevrilmiş bir imgesi olarak hizmet etmiştir. Dilbilimsel analizler, “doğa” sözcüğünün basitliğe dair çağrışımlarına rağmen, “dilin [İngilizcenin] belki de en karmaşık sözcüğü”[ix] olduğunu savunur.

Doğayı, en azından kültürden önceki doğamızı yani henüz deneyim ve kültürün etki etmediği insanoğlunun yaşama ilk adım attığı andaki donanımında bulabiliriz. Ancak nörofizyoloji alanındaki yeni gelişmeler, Batı felsefesi ve psikolojisine hakim olan geleneksel doğa-kültür ikileminin derinden sorgulanmasına neden oldu. İnsan yaşantısının katmanlı olduğunu savunan model-biyoloji/kültür, ya da doğa/kültür ikileminde, insan biyolojisinin, biyolojik olarak donanımlı yeni doğmuş bebeğin kendini kültürün biçimlendirici ikincil tesirine sunduğu anda, yani doğuştan eksiksiz bir paket olduğu varsayımı üzerine dayandırılmıştır. Bebeğin bünyesinin gebelik süresince oluştuğu düşünülüyordu; kültürel deneyim ise, ikinci bir tabaka açmak üzere hazır bekliyordu.

Sinirsel donanımın biyoloji haline gelecek olan büyük bir kısmının, yani yetişkinin tüm yapısının, doğuştan mevcut olmadığı, ancak ilk birkaç yılda, yeni doğmuş bebeğin hayatta kalmak için gereksindiği sosyal, dilsel, ailesel ve kişilerarası beslenim bağlamında yapılandığı ortaya çıktı. Artık biliyoruz ki, yeni doğmuşun beyni ancak kısmi olarak gelişmiştir. Sinir hücreleri ve sinirsel yollar doğuştan tamamlanmış değildir; büyük ölçüde bebeğin başkaları ile olan ilişkilerinde şekillenirler. Uyarılma ve istirahat örüntülerinin, heyecan ve rahatlama eşiklerinin, günlük ritimlerinin kısacası eskiden tam anlamıyla doğuştan mizaca ya da yapıya atfedilen birçok niteliğin kısmi olarak bakım veren ile erken etkileşimde şekillendiği kabul ediliyor. O ilk yılların gelişimde nasıl da etkili olduğunu, kültürün bedenlerimize ne kadar işlediğini anlamaya başladık. Biyoloji ile kültür, ya da doğa ile kültür ayrışık katman ya da yüzeyler oluşturmuyor, ama erken gelişimdeki sinirsel yolların yerleşiminde birbirleriyle kaynaşıyor.

Freud cinselliği ham haliyle yırtıcı ve kontrolsüz olarak tasavvur etti. Yüzyıllar boyunca hakim olmuş olan, insan cinselliğinin hayvan cinselliğinin bir uyarlaması olarak durmak bilmeyen itici bir kuvvet olduğu ve kendiliğinden doğduğuna dair kavramın en kapsamlı gelişimi de Freud’un libido teorisiyle olmuştur. Ama artık biliyoruz ki, hayvan cinselliği fevkalade çeşitlidir ve sürekli olarak içeriden güdülenmez. Hayvan cinselliği daha çok evresel (estrus döngüleri) ve bağlamsaldır (belirli uyaranlara duyarlı olarak). Cinsellik söz konusu olduğunda, en yakın akrabalarımız olan primatlar başta olmak üzere,[x] aklıma gelen hiçbir hayvan, insanlar kadar takıntılı değildir.

Cinselliğin ilkelliğinden dolayı romantik aşkın doğası gereği hassas ve istikrarsız olduğuna dair geleneksel çıkarsama, estetik ve ahlaki açıdan yıllar boyunca inandırıcı bulunmuştur. Bu anlayış, genellikle kendimize dair pek hoşlanmadığımız özelliklerimizi, bize hayvan atalarımız tarafından zorla da

yatılmış miraslar olarak nitelendirerek reddedişimizde kısmi olarak etkili olmuştur. Kendi tecrübelerimin taşımakta zorlandığımız yanlarını, içinde konumlandırabilmemiz için doğayı kişileştirmişiz. İnsan cinselliğine has sorunlu yönleri alıp, hayvan cinselliğine ve doğaya dair insan biçimli imgeler yaratılımışız ve sonrasında da filogenetik atalarımızın karanlık gölgesi olarak canlandırdığımız bu ilkel kuvvetin de, sorunlarımızın kaynağı olduğu sonucuna varmışız.

Harold’un o kaba cinselliğinin, onun içinde ya da sosyal kendiliğinin altında olduğunu kabullenmek artık olası değil. O, Harold’un kendisi, ya da en azından bir uyarlaması; bisiklete binmesinin olduğu kadar sosyal bir kurgu. Bu kaba cinsellik Harold ile ebeveynleri arasındaki o hassas etkileşimde, öncelikle de kendi bedensel tepkileri ile annesinin kafa karıştırıcı, kışkırtıcı, müdahaleci ve şekilci niteliklerinin etkisinde şekillenmiştir. Harold’un ruhundaki bu bölünmeyi ve heyecanının ayrışmasını anlamak için başka bir anlayışa ihtiyacımız var.

KATMANLARDAN DÖNGÜLERE DOĞRU

İnsan deneyiminin paradokslarına dair en gözde metaforum, Douglas R. Hofstadler’in önemli kitabı Godel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid’deki11 “tuhaf döngü” imgesidir. Yazar, bu imgenin, Godel matematiğinin “eksiklik teoremi”nin, Escher’in baş döndürücü görsel imgelerinin ve Bach’ın geliştirdiği füg yapısının temelini oluşturduğu kanısındadır. Hofstadler’e göre, “hiyerarşik bir sistemin katmanları boyunca, yukarı ya da aşağı doğru hareket ettiğimizde, ne zaman kendimizi beklenmedik bir şekilde başladığımız yerde bulsak, tuhaf döngü olgusu meydana gelmiş demektir.”

Örnek olarak Escher’in merdivenlerinde, tırmananlar, adım adım yukarı çıkarlar, ne var ki yolculuklarını tamamladıklarında tekrar başlamak üzere, yine başlangıç noktalarında bulurlar kendilerini.

Hofstadter, insan zihnini tanımlayan özelliğin, üst katmanın geriye, alt katmana ulaşabildiği ve onu etkileyebildiği, ama aynı zamanda da alt katman tarafından belirlendiği, “katmanlar arası bir etkileşimin süregittiği belirli bir tuhaf döngü olduğunu” iddia eder. İnsan zihninde, beynin mayası, yani “aksamımız” (ki bazıları “organik-aksam”[xi] [xii] der buna), zihinsel süreçleri üretir, “programımız” ise, aksi yönde bir eğri yaparak, “akşamımızı” değiştirir, ki bu da karşılığında beynimizi sürekli döngülerle değiştirecek farklı programlar ve işlemler üretir. Öfke, kaygı, cinsel uyarılma gibi hisleri deneyimlememizin nedeni, o hisleri türetebilecek sinirsel donanıma sahip olmamızdır. Hayat planları üretiriz, çünkü bu tip bir bilişsel projeyi olanaklı kılan sinirsel donanıma sahibiz. Ancak planların kendisi (egzersiz yapmak, tıbbi ve canlandırıcı ilaçlar kullanmak, tefekküre dalmak gibi) sinirsel yollara ve işlevlere tesir ederek gelecekte düzenleyebileceğimiz plan türlerini etkiler. Kısacası bizler, Hofstadler’in yapay zeka dünyasının dilinde, kendi kendini programlayan bilgisayarlarız.

Hofstadter’in tuhaf döngüleri, biyoloji ve doğa ile kültür ikileminin insan deneyiminin ayrık, katmanlı unsurları olduğuna dair geleneksel görüşten, biyoloji ile kültürün, beden ile zihnin iç içe geçtiği daha güncel anlayışa yükselmemizi canlandırmakta yardımcı olmaktadır. Bedenlerimiz, duygular olarak deneyimlediğimiz zihin durumları türetir, ki bu duyumların kendisi de beyin kimyasına tesir eder. Fiziksel yaratıklar olarak evrimimiz, insan kültürü ve dilinin gelişimini olanaklı kılarken, karşılığında bu yolla bedenimizi deneyimlediğimiz fikirler ve metaforlar üretir. Bedenimizi bu şekilde deneyimlemek, gerçekte bedenimizin kendisini değiştirir. Maddesel varlığımızdan doğan dil ve kültürel sofistikasyon, insan cinselliğinin yoğun, çatışmalı ve rahatsız edici yönlerini açıklamak için yırtıcı ve güdümleyici kuvvet metaforlarını üretmiştir. Geriye doğru ilmik atıldığında, o metaforun, yüzyıllar boyunca (örnek olarak Harold gibi) insanların, cinselliklerine ve bedenlerine olan yaklaşımlarının şekillendiricisi olduğu görülür.

Biyoloji ile kültürün iç içe geçişini anlayışımızın getirdiği kayıplarından biri, yabani bir kültür öncesi insan cinselliğinin var olduğuna dair o tarihi belirsiz tuhaf görüştür. Dilimiz, sosyal yapılarımız ve bilişsel imgelemlerimiz ile cinselliği, onu deneyimlediğimiz hale dönüştürmeden önceki saf ve doğal haline nasıl indirgeyebileceğimizi hayal etmek zordur.[xiii] Bu biyolojinin ve evrim süresince nasıl şekillenmiş olduğunun önemini azaltmaz, ancak biyolojinin kültürel olgulardan ayrılmaz bir şekilde işlevini sürdürmektedir.

Bir girdap oluşumundaki iki akıntının bir noktada birleşmesini gözünüzde canlandırın. Bu akıntıları, birleşmeden önce ayrı ayrı tecrit edip tanımlamak mümkündür. Ancak birleştiklerinde her birinin damlacıkları iç içe geçer. Girdaba bir kap daldırıp her bir akıntıdan geleni ayırmak artık mümkün değildir. Doğa ve kültür de aynı şekilde işler. İnsan yaşantısında birbirinden bağımsız saf biçimler olarak görülmezler. Tamamen birbirine karışmış iki ayrı akıntıdır bunlar. Bu, romantik aşka, denetimsiz cinselliğin yırtıcılığı karşısında bozulmaya yatkınlık ve kırılganlık atfeden geleneksel anlayışın inanılmasını güç kılar. Saf ve kurgulanmamış cinsellik parçacıkları bulamayız. Çünkü böyle parçacıklar yoktur. Belki başka bir çılgın döngü, cinselliği gizilgüç olarak istikrarsız kılan etmen konusunda bizi aydınlatabilir: Bu da kişisel ve kişilerarası yaratıklar olarak ikili varoluşumuzu kapsayan bir döngü olabilir.

KENDİLİK/ÖTEKİ

Diğerleri ile ilişkiye doğar ve doyarız; ancak bizler (Batı kültüründe), münazara edilebilir ve kısmen edilemez sınırları olan farklı ve dokunulmaz iç dünyalar olarak hissettiğimiz deneyimleri kendiliklere örgütleriz. Cinselliğin karmaşıklığının büyük bir kısmı ve romantik aşkla ilişkisi kişisel ile ilişkisel, birlik ve ikilik arasındaki gerilimin o derin anlamından türer.

Biyoloji ve kültürün tuhaf döngüleri genel olarak dikey bir şekilde tasvir edilir.

Alt, kendisini dönüştürmek için çevresinden dönecek olan üstü türetir. Ancak ben, bu imgeyi yan çevirerek kişisel ile ilişkisel, “birlik” ile “ikilik” arasındaki ilişkiyi kavramsal olarak düşünebilmek için bir araç olarak, yatay bir tuhaf döngü tasavvur etmek isterim. Keza, başlangıçta, kendimizi içinde bulguladığımız, ya da Heidegger’in o çarpıcı tabiri ile içine “atılmış”[xiv] [xv] olduğumuz ilişkisel, sosyal ve dilsel matris olduğunu söyleyebiliriz. Kişisel olarak içeride yer alan bölgeleri deneyimleyen bireysel psişeler bu matriste biçimlenerek oturur. Bu kişisel alanlar ilişkisel sahanın mikrokozmosu olarak başlar: kişilerarası ilişkiler içeri dahil edilerek ayrık bir kişisel deneyime dönüştürülür. Karşılığında da bu kişisel deneyimler, düzenlenerek ve dönüştürülerek, etkileşimin makrokozmik örüntülerini değiştirecek yeni kişilerarası biçimler üretir. Kendi kendini iten bir tuhaf döngü halinde, kişilerarası ilişkisel süreçler özel ve içsel süreçler üretir ki bunlar da kişilerarası süreçleri bunlar da tekrardan intrapsişik süreçleri yeniden şekillendirir. Adeta sonsuz bir Mobius Şeridi’ndew içsel ve dışsalın sürekli olarak kendilerini ve birbirlerini yeniden yaratıp dönüştürmesi gibi.

Cinsellik (ölümle birlikte) kuşkusuz en kişisel deneyimlerden biridir. Ancak birçokları için en yoğun cinsel deneyim biçimleri, başkaları ile ilişki içinde olmanın olası kıldığı fantazilerde duygularda ya da eylemlerde bedenlerin birbiri içine girmesi ile mümkün olur. İnsan yaşantısında, kişisel ile sosyal arasındaki karşılıklı birbirine nüfuz etme ve gerilimin bu kadar şiddetli deneyimlendiği cinsellik dışında başka bir alanın varlığı kuşku götürür.

Zihnin katmanlı olduğuna dair geleneksel' model, cinselliğin macera ve risklerini açıklamada yardımcı olmuştur. Cinsellik, alt ve yabani tabakaları açığa çıkararak kalıplaşmış sosyal kuralları sarsar. Ancak göreceğimiz gibi, cinselliğin gerçek macera ve riskleri, kendi ile öteki arasında yarattığı geleneksel sınırlardaki gedikten doğar. Yakın ilişkilerimizi kurallara bağlarız, çünkü devamlılığı, güvenliği ve bağlılığı kolaylaştırmak isteriz. Ancak bedensel durumlar ve hazlar sürprizlerle doludur. Cinselliğin teşhir edilmesinin kuraldışı olarak görülmesinde riske atılan içimizdeki yabani değil, içimizdeki benliktir.

SEKS GERÇEKTEN O KADAR ÖZEL Mİ?

İronik olarak genital sinir uçlarındaki yoğunluğun, doğal seçilimle, özel olarak memeli ve primat evriminde üremeyi ateşlemesi için tasarlanmış olması aynı zamanda cinsel deneyime içsel ve müphem bir nitelik atfetmiştir. Cinsel uyarılmanın fiziksel yoğunluğu ve doyumu, gücü, mutlak mahremiyetine katkıda bulunur. En ortak deneyimlerimizden biri olduğu halde, bir başkası için cinselliğin ne demek olduğunu kimse pek bilemez. Bedensel donanımdaki düzenlilik, cinselliğin yaşam boyunca kişiselleştiği son derece kendine has biçimleri yalancı çıkarır. Öyle ya da böyle standart olan donanım, insan imgelemi tarafından zapt edilmiştir.

Freud’un insan cinselliğine dair araştırmalarının daha kalıcı olanlarından biri, Getrude Stein’in güllerinden[xvi] farklı olarak, seks seks değilse seks değildir. Psikoseksüellik, Freud’un keşfettiği gibi, cinsel edimin kendisi ile tanımlanamaz. Psişik iktidarsızlıkta edim gerçekleşebilse bile, tutku ve doyumun yoğunluğundan yoksundur. Psikanaliz, cinselliğin radikal içeriği kadar, diğerlerine ve bir dereceye kadar kendilere de şeffaf olmadığını ortaya çıkarmıştır.

İnsana özgü bir oyalama biçimi olarak pornografinin şaşırtıcı derecede kalıcı olması, daha çok cinselliğin başkaları için ne demek olduğunu bulmanın gözetlemeci özleminden kaynaklanır; pornografinin o süregiden hayal kırıklığı ise, bunun hiçbir zaman mümkün olmadığını sürekli yeniden keşfetmenin bir sonucudur. Cinsel deneyim, yoğunluğundan dolayı, ya da belki de yoğunluğu yüzünden, ancak içeriden bilinebilir. Thelma ve Louise filmindeki engellenmiş ve aşağılanmış ev kadını Louise, o haydut benzeri yabancıyla ilk erotik sevişmesinin ardından şöyle söyler: “Artık bu yaygaranın neden koptuğunu biliyorum.”

Günümüzde, kadın ve erkekler arasındaki anatomik farklılıklardan psikolojik farklılıklar türetmek politik olarak tehlikeli bir hal almış da olsa, varoluşçu psikanalist Leslie Faber’in konunun daha az işlendiği dönemlerde yazmıştır. Ona göre cinsel birleşme erkekte gözle görülür bir ereksiyon gerektirdiğinden, orgazmla o ereksiyon etkisini bir süre için yitirdiğinden ve dişinin uyarılma ve orgazm işaretleri daha sinsi ve kolay taklit edilebilir/sahte olduğundan cinsel güvensizlik ve kıskançlık, erkeklerde kadınlardan çok daha yoğundur. Cinselliğin birinci kişi deneyimi diğeri için bilinemez, ama Faber’in kanısınca, kadınlarınki erkeklerinkinden daha da bilinmezdir. Cinsel birleşme sonrasında bir kadın bir erkekle birlikte “olmuş olduğunu” bilirken, bir erkek hiçbir zaman bundan emin değildir. Etkili bir numara yapma olasılığı riskleri artırır, keza bir modern sinema klasiği olan When Harry Met Sally filminin lokanta sekansındaki Meg Ryan’ın o inandırıcı orgazm taklidini, aynı zamanda hem komik hem de dehşet verici kılan da budur. “O hanımefendi ne yiyorsa bana da aynısından”, der bir diğer müşteri garsona. Bizler hem kendimiz hem de eşlerimiz için tüm güçlülükle kişisel deneyimler ısmarlamak istemez miyiz? Bu erkek-dişi farklılığı, erkeklerin, erotik olmadığının anlaşılmasından uzun bir süre sonra dile getirilmesi bastırılmış/susturulmuş olan o “Geldin mi?” sorusunu sürekli sormaya iten etmendir. Her birimiz diğerini bilmeyi ister: Orada nerelerdesin? Diğer sevgililerine kıyasla benimle yaşadıkların nasıl? Duyumların, fantazilerin, bilinçdışı tınıların o ince ayrıntıları neler? Öte yandan her birimiz biliriz ki cinsel deneyimlerimiz, en azından bütünüyle tarif edilemez, gösterilemez ve kişiye özeldir.

Hiçbir zaman sadece biyolojik bir refleks olmadığından, ama her zaman da kısmen hayal gücünün bir ürünü olan bir eylem olduğundan (kişinin kendisinin veya diğerinin) cinsellik hiçbir zaman sabit ve öngörülebilir değildir.[xvii] Bu nedenle de kişinin ve bir başkasının cinsellik deneyiminde. Her zaman bir bilinmezlik, bir ötekilik vardır. Cinsel tutkunun bu bilinmezlik ve bilinemezlik boyutu hem heyecana hem de risklerine katkıda bulunur. Kısmen, cinselliği gizilgüç olarak istikrarsız kılan etmen budur. Uzun dönemli aşk ilişkilerindeki tutkuyu öldüren cinsten bir “biliyor olma” (kişinin kendisinin ve eşinin bağlılık derinliğinin ve erişilebilirliğinin garantilenmesi), özünde ele gelmez ve değişken olan bir şeyin üstüne yanılsamalı bir şeffaflık ve durağanlık yansıtmayı beraberinde getirir.

Cinselliğin ciddi anlamda kişisel ve özel olduğunu düşünmemizin bir nedeni de içimizden kabarıp taşmasıdır. O ortak cinsellik anlayışının en belirleyici niteliklerinden biri (20. yüzyılın başlarında Freud’un libido teorisinde açımlanmış haliyle) cinselliğin, somatik dokulardan türeyen içsel bir itme olduğudur. Bedenlerimiz besin almaya ihtiyaç duyar. Bu itki doyum sağlayana kadar artar. Bedenlerimiz artık ürünleri boşaltmaya ihtiyaç duyar. Bu itki de doyum sağlayana dek artar. Çoğunluk cinselliğin de aynı şekilde işlediğini düşünür. Evrim, hayatta kalmamız amacıyla cinsel ve saldırgan içgüdülerle tasarlamıştır bizi ve bu ihtiyaçlardan doğan itki de bizi içeriden iter. Zamanla bu ihtiyaçların yoğunlaştığına ve itkilerin de doyum sağlayana dek arttığına inanılır. Freud da aynı şekilde, cinsel (ve saldırgan) dürtülerin yoğunlaşmasından doyum nesneleri aradığımızı düşündü. Bu tabii ki herhangi bir nesnenin işe yaradığı anlamına gelmiyordu. Belirli libidinal ve saldırgan nesneler, erken deneyimlerin çağrışımlarından ötürü dürtülerin doyumuyla bağlanıyordu. Bu mantık çizgisine göre cinsellik, açlık gibi içsel bir itme ile başlayıp gerilim yaratıyor bu da sonrasında gerilimi azaltacak bir nesne arayışına giriyordu. Tabii ki hikaye bundan ibaret değildir. Başkaları, cinsel arzunun tatminin yanı sıra ileri derecede etkilemekle beraber uyarıcı da olurlar. Başkaları fiilen her duyumda bize ulaşıp bizi heyecanlandırır: Sadece daha geleneksel yöntemler olan dokunma ve görünüm yoluyla değil, aynı zamanda da ses (son zamanların telefonda cinsellik olgusunda ortaya çıktığı gibi) ve koku (feromon konusundaki son araştırmaların ortaya çıkardığı gibi) yoluyla da. Giderek artan uyarılmayla cinsellik tabii ki içeriden güçlü bir itki olagelir, ancak bizler özellikle ötekiler tarafından uyarılmaya tepki verecek şekilde donatılmışızdır. Freud, cinsel arzunun büyük bir kısmının uyaran nesnenin yokluğunda kendiliğinden yükseldiğini düşünmekte tabii ki haklıydı, ancak bedende kendiliğinden bir anda kabaran bu arzunun gerçekte bedenden türemiş ya da kendilikten türemiş olup olmadığını keşfetmek için daha yakından bakmalıyız. İnsan öznelliğinin son yıllardaki psikanalitik incelemeleri, deneyimlerimizin bilinç ve bilinçdışı fantazi yoluyla nasıl da sürekli olarak yenilendiği konusunda uyarıcı olmuştur.

Her sabah tam anlamıyla yepyeni bir dünyaya uyanmayız; bugünün dünyasının dünkü karakterlerin aynılarından oluşacağı beklentisi içinde oluruz. Aynı kandırmaları, aynı tehlikeleri, aynı ödül ve aynı hayal kırıklıklarını bulmayı bekleriz. Civarlarında dolaştığımız dış dünya, kısmen iç dünyamızın imgelemimiz yoluyla bir yeniden yaratımıdır her zaman ve sürekli olarak yenilediğimiz o ötekiler,[xviii] [xix] her bir gün bize dayanmaya, bizi yatıştırmaya, sorgulamaya, tehdit etmeye, çileden çıkarmaya uyarmaya tatmin etmeye ve bize acı çektirmeye devam eder. Kendilik, diğerleriyle o kadar karışmıştır ki, en kişisel ve içsel deneyimlerimiz bilinç ve bilinçdışı düzlemlerde o örtük ötekiler ile bağlanmış ve taraflarından şekillendirilmiştir.17

Birinci bölümde bahsi geçen Susan, sevgilisine yoğun bir cinsel arzu duyduğunda bu arzu sadece beden dokularından kabarıp taşmaz, yapılandırıp koruduğu öznel dünyası bağlamından doğar, ki bu bağlam samimi ve sıcak kocasına duyduğu güvenli ve uyuşuk bağlılığın merkezinde yer alır. Harold, kendisini pornografik bir düşlemde bulduğunda, heyecan, karısına duyduğu bağlılığa aracılık eden yaptırımlar dağının çevresinde örgütlenmiş öznel dünyası bağlamında doğar. Bu şekilde kendiliğin özel alanının derinlerine, içsel dünyanın girdi çıktılarına nüfuz ettikçe yatay duran tuhaf döngümüzde bir ötekilik bolluğuna rastlarken buluruz kendimizi.

ÖTEKİLER, GERÇEKTEN O KADAR “ÖTEKİ” MİDİR?

Erotizmi tetikleyen, filozofların “başkalık” [ alterity] olarak adlandırdığı, kendilik ile öteki arasındaki diyalektiğe ne demeli? Şairler, filozoflar ve psikanaliz kuramcıları cinsel tutkunun merkezindeki niteliğin kişinin kendi deneyimlerinin ötesine geçerek bir kendini aşma edimi ötekiyle karşılıklı olarak, ulaşma ve ulaşılma, nüfuz etme ve nüfuz edilme edimi olduğunu öne sürerler. Ancak tabii ki her kendilik-dışı [notself] biçim işe yaramaz; her birimizin belirli bir “tipi” veya tipleri , tam olarak doğru kimyasal bileşimi sağlayan belirli bir ötekilik biçimi vardır.

Ötekilik ve aynılık birbirine zıttır ve zıtlıklara dair birbirlerine dolaysız olduklarını, aralarında hiçbir ilişkinin olmadığını düşünürüz. Ancak zıtlıklar birbirleriyle ciddi derecede ilişki içindedir. Çoğu kez birbirlerine işaret eder, birbirlerinin içinde yapılanırlar. Aydınlık karanlığın varlığını varsayar karanlık da aydınlığın. Üst altı varsayarken, alt da üstü varsayar, ki bunların tersi de geçerlidir. Temel kavramlarımızın birçoğu örtük olarak karşıtlarıyla öylesine kesin bir şekilde belirlenir ki ancak, yin/yang tarzında, tamamlayıcılar ve kontrastlar halinde anlamlı olurlar. Ötekilik arayışımız ve romantik ilişkilerimizden heyecan duyuşumuz çoğu kez bu yolla mümkün olur çünkü karşıtların birbirini çektiği söylenir. Karşıtlar birbirini çeker; zira birbirlerinin tersidir onlar, ya da farklı biçimlerdeki aynı şeydirler.[xx] [xxi] Bu bakış açısında ötekilik, belki de gerçekte kendiliğe bir yabancı olarak değil de, susturulmuş, budanmış, izin verilmemiş bir kendilik olarak yeniden tanımlanmalıdır (Jung, kendiliğin bu sahiplenilmemiş niteliklerine “gölge” der). Kendiliğin betimlenmesinde kendilik olmayan [nonself] ve ötekilik bu kadar merkezi olduğuna göre, erotik tutkuyu ateşleyen ötekilik biçimi, belki de aynadaki bir yansıma, bir kendilik biçimi olarak görülmelidir.

Cinsiyete dair basmakalıp yargılarla birlikte kesin çizgilerle ayrışmış zıtlıklar, genellikle eşcinsel tutkunun da, heteroseksüel tutkunun da mefkezinde yer alır: sert/yumuşak, güçlü/dirençsiz, bağımlı/bağımsız, üst/alt, katı/hassas ve benzeri. Ancak aynı tip ayna imgesini yansıtan, çiftlerde karmaşık yollarla tertiplenmiş başka birçok karşıtlıklar daha vardır: İnce/kaba, görgülü/saf, gösterişli/basit, dışavurumcu/tutuk ve benzeri. Ötekinde çekici olan, belki de ötekinin ötekiliği olduğu kadar, kendiliğin sahiplenilmemiş niteliklerine güvenli bir mesafeden temas etme fırsatı da vermesidir. Romantik aşktaki yaygın abesliğin büyük bir kısmı, genellikle, aynılığın ötekilik kimliğine bürünmesinden kaynaklanır. Geçmişimize yeni bir görünüm veririz kendimizden kaçtığımızı sanırız, ancak bu sözde özgürlük edimlerini taçlandıran, yeni ve farklı olduklarını beyan eden eşler, aslında ne o kadar yeni, ne de farklıdır.

Hepimizde, acılarımızı sıra dışı bir tutarlılıkla bir yenileme yatkınlığı vardır. Aşk ilişkilerinde, her yeni ilişkiye son ilişkimizdeki sorunların panzehiri olarak yaklaşırız ve de aksamaz bir düzende, her yeni ilişkimiz eski ilişki(leri)mizin yeni bir yorumu olagelir. Bu durum zaman zaman, çocukluğun ödipal nesnelerinde konumlanan esrarengiz bilinçdışına yorulur. Annesinin bir takım niteliklerinden dolayı acı çekmiş bir adam, ne yapar eder, aksi yöndeki görünümüne karşın annesinin kopyası bir kadın bulur. Ebeveynlerinden birini idealleştirip diğerini küçümseyen bir kadın, ne yapar eder, gözde ebeveyninin niteliklerine sahip gibi görünen, ancak zamanla küçümsediği ebeveynin özelliklerini açığa çıkaran bir erkek bulur.

Ancak tüm bunlar gerçekte o kadar gizemli ve esrarengiz değildir. Birçok ilişkideki büyük ironi, diğer kişinin takdim edilen niteliğinin, o kişiyi seçmemize sebep olan özelliğin, genellikle onun kendi fiziksel ekonomisinde zıddına karşı kesin bir savunma olarak işlemesidir. Görünüşteki etkileyici istikrarlığı yüzünden seçilen eş, belki de kendini kaotik kayıtsızlığına karşı bir savunmadır; hayat dolu oluşundan dolayı seçilen kadın, belki de kendini altta yatan depresyonuna karşı savunuyordur; yüksek ahlaki değerlerinden dolayı seçilen adam, belki de gizli sapkınlığına karşı savunuyordur; cinsel çekiciliğinden dolayı seçilen bir diğeri ise, belki de ölgünlüğünü ve bölünmüşlüğünü gizleyip hayata tekrar geri dönmeyi bekliyordur. Önceki ilişkimizin panzehiri olarak seçtiğimiz ötekinin ötekiliği, kendimizin tamamlayıcısı gibi göründüğü üzere seçtiklerimizle birlikte, o abartılı yüzeyin altında, genellikle tam da kaçmayı düşündüğümüz nitelikleri açığa çıkarır. Kendimizi, bizi seven birine bıraktığımızda, keşfettiğimiz ve sevdiğimiz sadece onlar değildir, ama kim olduğumuz ve onların birlikteliğinde kim olacağımızdır da.

Harold için seks, kendilik/öteki tuhaf döngüsünün neresindeydi? Öteki kişinin varlığı öylesine talep ediciydi ki, o kişinin yakınlığında kendisini hazlarına bırakması düşünülemezdi. Penisini eşinin içine yerleştirmeyi hat safhada kaba ve kusurlu buluyor, bunun hissiz bir sömürü olduğunu hissediyordu. Varlığın üzerinde bu kadar etkili bir şekilde gölgesini bırakan o “öteki” kimdi? Öteki aslında annesi, ya da daha kesin bir ifadeyle, o küçük bir oğlan iken deneyiminde yer eden aşırı dikkatli ve sorunlu annesiydi. Zira bu asıl öteki, içsel bir kişilik olarak Harold’da ikamet ediyordu ve yetişkin hayatındaki karısı gibi yeni öteki deneyimleri, anneyle olan o erken bağlılığın renkleriyle iyiden iyiye boyanmıştı. Kendi ile ötekinin döngüsünde, Harold karısıyla yaşantısını, sebatla hizmet etmiş olduğu güçlü ve zorlayıcı anne/ötekinde ısrar ederek, kendi içsel deneyimlerine göre kurgulamıştı, zira karısı Harold’un iç dünyasındaki güvenlik sağlayan anne deneyimi artığının dışsal bir kopyasıydı adeta. Öte yandan hazlarının peşinden tek başına koştuğu tecrit hayatında pek de yalnız sayılmazdı; kendi ile ötekinin döngüsünde, kendini cinsel heyecanlarına terk ederek bırakmaya teslim ettiği dünyada, her daim hazır ve kontrol edilebilir kadınlar ve kucaklayan bir evren ikamet ediyordu.

KENDİNİ BIRAKMAK VE KONTROL ETMEK

Kendini bırakma duygusu romantik aşkın merkezindedir ve kendilik ile ötekiliğin döngüselliği buna artık kendilik/öteki diyebiliriz burada da önemli bir rol oynar. Aşk sarhoş edici, cezbedicidir, bizi adeta büyüler. Kapılmaktan, baş dönmesinden, The Godfather filmindeki Michael Carleone gibi, yıldırım çarpmasından bahsederiz. Yoğun bir erotik heyecan kişi iradesinin ötesindedir, zira kendiliğin dışında bir güçten doğan, kişinin o bildik kendiliğini sarsan ve alışılmış faili kontrolünü geçersiz kılan bir güç olarak hissedilir. “Aşık oldum”, der Elvis Presley’in şarkı sözleri, “baştan aşağı çalkalandım.”* Kendini bırakmanın çekiciliği, tutkuyu kaçınılmaz olarak tehlikeli kılar. Tutku kestirilemez. Tutku davetsizdir, hayatlarımızı sürdürmek için harcadığımız tüm güçlü kontrolün,[xxii] [xxiii] inatçılığın dışındadır.

Kendilik ile ötekiler (ya da kendilikler ile öteki) arasındaki karmaşık ilişkilerin döngüselliği, cinselliğin neden yaygın bir şekilde hayvani olarak deneyimlendiğini aydınlatmakta yardımcı olmaktadır. Hayvani olmak diğerlerini insaniyetsizce hiçe saymayı, onları kendi amaçları için sömürmeyi, kendi hazları için ( hayvanların, antropomorfik ve gizli romantikleştirilmesinde) diğerlerinin tamamıyla hayvanca kullanımını ima eder. Hayvanın içimizde olduğunu düşünmek, onun bazen de biz olduğunu düşünmekten daha rahat ve kolaydır. Hayvani olmak, kişiliğin kısıtlamalarından kurtulmak ve ötekine yabancılaşmak demektir. Hayvani olmak ötekine daha kökünden yaklaşmayı, ya da ötekinin taleplerinden kurtulmayı vaat edebilir. Birlikte hayvani olmak, insanların yakınlaşma biçimlerinin o incelikli koreografisinde mümkün olmayabilen bir yoğunluk ve yakınlık sağlayarak kişiliğin ve sosyal kısıtlamaların ötesinde bir birbirinin karşılıklı kullanılmasını sağlayabilir.

Fransız romancıları ve filozofları orgazm deneyimini ölümle [la petite morte] [xxiv] [xxv] karşılaştırmışlardır. Bu soyut edebi kibri anlamakta hep zorlanmışımdır çünkü tensellik ve orgazm ölümden ziyade hayatın fazlasıyla yoğunlaşmasıdır kanımca. Ancak erotizmde örtük olan ölüm, belki de yaşamın değil de bir yapının eksikliği olarak düşünülmelidir ve bu da kendi/öteki diyalektiğini başka bir açıdan aydınlatmaktadır.

Bir birey olmak, kendilik örgütlenmesini de beraberinde getirir; ne kadar zengin ve çeşitli olursa olsun, ne kadar “gerçek” ve otantik olursa olsun, kendilik yapıları deneyimin birçok boyutunu budayarak eksiltir. Yoğunlaşma ve karmaşıklıktan, basitlik ve bağımlılık yararına kaçınılmaz olarak feragat edilir. Kendilik ile kendilik-dışı arasındaki o ayrımda, kendi ile öteki arasındaki o karşılıklı nüfuz edilebilirliğin üzerine adeta bir kafes yerleştirilir. Canlılığın, tutulmanın ve yoğunluğun kaybı bir birey olmanın ve gelişimin kaçınılmaz niteliğidir. Bu kayıp birçok farklı şekilde ifade edilmiştir, ama bunların en etkileyicisi Wordsworth’un, “Ölümlülüğün Çağrıştırdıklarında, çocukluğun kaybına dair “ görkemle sürüklenen bulutlar”daki Şiirsel vizyonudur: “Hiçbir şey geri getiremez o saati / Çimlerdeki o parlaklığı, görkemini o çiçeğin”.[xxvi] Tüm bu çözümlemelerde, hem patolojik hem de sağlıklı kendilik gelişimi bir kayıp ve büyük olasılıkla bir geri dönüş özlemi, psişik yapının gerginliğinden kurtulma,21 açılıp genişleme özlemi yaratır.

Romantik aşkın bu kendini bırakma işlevi, tüm aşıkların en meşhuru olan Sheakspare’nin Romeo’sunda dramatik bir şekilde tasvir edilmiştir: Kaygılı hısımlarının sevdalı Romeo’ya dair endişelerini tartışması ile açılır Romeo ve Juliet. Ancak çabucak öğreniriz ki kahramanımızın duyguları, henüz tanışık olmadığı Juliet’e değil de, feragat etmeye ant içmiş Rosaline’e yöneliktir. Romeo, oyunun başlarında Rosaline’nin abartılı cazibesine şiirsellik cilalayıp durur: “Her şeyi gören güneş / Görmedi onun gibisini dünya olalı beri.”[xxvii] Romeo, o günün sonrasında Juliet ile tanıştığında nasıl da çabucak değişir her şey: “Bu güne kadar kalbim sevdi mi? Tövbe et, gördüğüm / Bu geceye dek asla görmedim gerçek güzelliği.”[xxviii] Romeo’nun o iki kadından çok aşka aşık olduğundan şüphelenmeye başlarız. Ve oyunun trajik sonundaki karşılıklı kendini yok etme, kendini belirli bir ötekine değil, ama kendiliksizliğe teslim etmedir.

Cinselliğin o aşkın gücü, belki de tam anlamıyla günlük psişik yapıları zayıflatarak sıradan kendilik deneyimini sarsmasından kaynaklanıyordur. Romantik ya da başka türlü yoğun cinsel deneyimleri kapsayan birçok çeşitli kendini bırakma ve kendilik denetimini terk etme yolları vardır: Kendini başkasına bırakma, uyarılma, engellenme, kızdırma, tatmin olma için kendini başkasının ellerine teslim etme; faili denetimini kişinin bedensel duyumlarına ve işleyişine, ya da kendini bedensel olanın beklenmedik sürprizlerine bırakma; kişinin kendiliğinin sıradan hallerinden vazgeçerek, bir başkasının duyumlarına ve ritimlerine dalmışlığında, fantazilerde ortaya çıkan potansiyel kendiliklere bırakması.

Romantik aşkta, ötekiliğin o ayrık ötekiliği daha da önem kazanır. Erotizmi daha az girift ve teklifsiz cinsellikten daha farklı kılan da, bu öteki deneyimindeki yarı kaçamaklı, baştan çıkartıcı ve hem orada hem değil halidir. Cinsel olarak ya da başka türlü, yoğun tutkuyu bu kadar tehlikeli kılan,kişinin önemli olmasına izin verdiği o eşsiz diğerinden önemli bir şeyi kuvvetle arzulamayı beraberinde getirmesidir. Risklere yol açan ötekinin belirliliği, o yoğun korunaksızlığı yaratan da kişinin denetimi dışındaki bir başkasının cazibesidir; bu nedenle de aşık fantastik bir tümgüçlülükle diğeri üzerinde denetim sağlamaya dair bir dizi uğraş, sihirli yöntemler yaratıp durur.

Bu sürekliliğin en uç noktasında, temelinde tüm güçlü denetimle ötekini nesneye indirgemenin olduğu, böylece de cinsel edimin hiçbir yeniliğin yer alamayacağı takıntılı bir senaryo halini aldığı, cinsel sapmalar vardır. Ancak hepimiz, tutkunun risklerini o kadar da katı olmayan, daha incelikli yollarla düzenleme uğraşı içindeyizdir. İstikrar, kestirilebilirlik ve bağımlılık ararız; bağlanırız ve bağlılık nesnemizin sabit durmasını ve değişmemesini isteriz. Dolayısıyla da bağlanma, yeterince ironik olarak, erotizmin en büyük düşmanı haline gelir. Fazlalık, bilinmezlik, gizem duygusu erken çocuklukta, ebeveynlerin güvenlik sağlama kaygısı yüzünden yön değiştirmiş bir halde-erotizmin cinselliğini oluşturur ve bunlar biz yetişkinler olarak sıradan hayatımızın o birincil ilişkilerinden ve inanmak istediğimiz o “güvenli” bağlanmalarımızdan büyük bir çabayla elemek istediğimiz niteliklerdir.

Genelde cinsel fantazilerin, fantazi kuranların fırsatları ya da cesaretleri olsa gerçekten yapmak isteyeceklerini açığa çıkardığı düşünülür. Oysa çoğu kez, fantaziler tam olarak da fantazi kuranların gerçekte yapmak İstemediği şeyleri[xxix] dışa vurur. Gerçek davranışlar olarak itici de olsalar, imgelemin özgürlüğünde bazı etkinlikleri fantazide kurmak heyecan verici olabilir. Bir dolu çatışkılı dileği ve fantaziyi bağımlı olduğumuz kişiyle olan ilişkimize getirmek, kendimizi o bilinmez kişilerle fantazi kurmayla sınırlamaktan çok daha zor ve tehlikeli olabilir; öyle ki, sanki eşimizle değil de sadece fantazilerimizdeki ötekilerle dilediğimiz şeyleri yapabiliriz.

BİR DİĞER ÖTEKİ

Bazı insanlar, ilişki içinde oldukları diğeri cinsel ilişkiye ön ayak olmuyorsa, ya da kendini açık bir şekilde teslim etmiyorsa, kendilerini uyarılmaya bırakmada büyük zorluk çeker. Her yoğun duyguda olduğu gibi cinsel uyarılma da bulaşıcıdır ve karşılıklı heyecan iki taraf için de uyarıcı olur. Ancak genellikle işin içinde başka etmenler de vardır. Bazı insanlar için bu yoğun heyecanlar, başkasının, özellikle de sevdikleri ve saygı duydukları birinin huzurunda sergilemek için fazlasıyla çatışkılı, fazlasıyla kirli veya pervasız ve fazlasıyla kaba ve saldırgandır. Bu yüzden önce diğerinin başlamasına ihtiyaç duyulur, ya da cinselliğin kabul edilebilir olduğuna dair, anında ve güven verici bir işaret beklenir. Uç durumlarda da bu iş ancak başka tipte biri ile olabilir. Bu şekilde, sadece yabani, küstah ve tehlikeli erkeklere kapılan kadınlar (ve eşcinsel erkekler) kendi arzularını duyumsamanın önkoşulu olarak ötekinin o kanun dışı konumuna gerek duyar. Ve yalnızca hafifmeşrep ve cinsel olarak tahrik edici kadınlara kapılan erkekler de (ve eşcinsel kadınlar) kendilerini heyecanlarına bırakmanın önkoşulu olarak ötekindeki o müstehcen cinselliğin açık çekini gereksinir.

George, on yıllık evliliğindeki yoğun mutsuzluktan dolayı terapötik yardıma ihtiyaç duymuştu. Eşini ve çocuğunu sevdiği halde, karısını dayanılmayacak kadar denetimci bularak sanki klostrofobik bir şekilde tuzağa düştüğünü hisseder olmuştu. Akşam yemeğine ne kadar gecikeceğini bildirmek için kendisini aramasındaki ısrarı gibi karısının çeşitli talepleri gittikçe daha da zorlayıcı bir hal almıştı. Başka kadınlarla cinsel ilişki reddedilemez geliyor ve çekimine kapılıp George, karısına karşı da gün geçtikçe soğuyordu.

George sonunda, biraz da utanç duyarak, en yoğun cinsel maceralarından birinin ona zorba kadın rolü oynayan birçok kadına düzenli gidişleri olduğunu itiraf etti. Bu karşılaşmalarda kendini bütünüyle kadının ellerine bırakabiliyordu. Kadın ona emirler yağdırabiliyor, onu bağlayarak istediğini yaptırabiliyordu. George ise serbest bırakılmak ve merhamet için boş yere yalvarıp duruyordu. Çok nadiren genital bir temas ya da orgazm olsa da bu buluşmaları olağanüstü heyecanlı buluyordu George. Karısının o alışılmış nezaket talebinden bunalıp kendini sanal bir yabancının ellerine bırakan bu acayip adamdaki ironi karşısında afallamıştım. George, kadının denetiminin dramatik bir kurgu olduğunu söyledi. Bu tip ilişkilerde, başlamadan önce bir şifre sözcüğünde karar kılınıyordu. Merhamet için boşuna bağırıp yalvarabilirdi, ancak o şifre sözcüğü söylendiği anda oyun bitiyordu. Tüm denetim George’daydı aslında, zira kadının denetlediği sanısını sağlayan George’un bu mutlak denetimiydi.

Anladığımıza göre, George’nin karısında içerlediği denetim, aslında özlemini duyduğu, ancak kendini bıraktığında dehşete düşebileceği bir denetimdi. Gerçekte karısına iyiden iyiye bağımlı olduğundan, telefon etmek gibi ufak bir ayrıcalıkta bile oldukça tehlike hissediyordu. Yalnızca tertip edilmiş bir senaryoda, hiçbir sorumluluk duymadığı birine bırakabilirdi kendini. Çok sonraları kendisine, o zorba kadının şifre sözcüğüne uyacağından nasıl bu kadar emin olabildiğini sordum. Arka plandaki etmen ekonomik güç de olsa dikkatle gözünden uzak tuttuğu kör bir inanç yine de vardı. Keza ekonomik tahakkümün kendisi oldukça karmaşık ve arzu da her zaman riskliydi: Fantazinin aksine gerçek denetime rastlamak o kadar da kolay değildi. Kadının denetiminde olduğu sanısıyla asıl denetimin kendinde olduğuna inanıyordu. Ancak başka bir açıdan da, kendini bırakıyormuş gibi yaparak denetlediği sanısıyla kadının denetimi altına giren, kendisiydi. İnsan ilişkileri bu tip karmaşık karşılıklı bağımlılıklar kapsamında kurulduğundan, denetim ve kestirilebilirlik de bir çeşit matruşka bebek niteliği taşıyabilir.

George için, uyarılmak ve doyuma ulaşmak adına kendini başkalarının gücüne bırakmak dehşet vericiydi. Karısı ki birçok yönden George için çok önemli biriydi dolayısıyla da bağımlı olduğu biriyle ancak karısının beklentilerini devamlı boşa çıkararak ve sürekli onun denetimi dışında dans ettiği hayalini kurarak güvende olduğunu hissedebiliyordu. Zorba kadınla da kadının mutlak denetiminde kendini heyecanlarına bırakabiliyordu, ki bir tek kadının yardımıyla, onu mutlak olarak denetlediğine dair bir fantazi kurgulayarak yapabiliyordu bunu.

Veronica, geçmişindeki derbeder cinsel hayatının evliliği için bir tehdit oluşturduğunu düşündüğü için terapötik yardıma başvuran, kırklarının başlarında çekici bir kadındı. Oldukça sert ve baskıcı bir maço olan polis babayla, çok çekmiş depresyonlu bir annenin beş çocuğundan biri olarak Atlanta’da büyümüştü. Babası aileyi demir yumrukla yönetiyor, erkeklerle herhangi bir maceraya izin vermediği kızlarını da özel olarak denetliyordu. Veronica ve kardeşleri cinsel kaçamaklar ayarlamakta ve işbirliği içinde karmaşık hikayeler uydurmakta ustalaşmışlardı, keza babaları bu hikayeler birbirini tutuyor mu diye ayrı ayrı sorgulardı her birini. Cinsellik, sanki bir tek babasının tekelindeki bir etkinlikti, fazlasıyla heyecan verici, tehlikeli ve de yıkıcı.

Veronica bir yetişkin olduğunda güçlü bulduğu varlıklı, hızlı yaşayan erkeklere sürüklenmişti; onların arzusunu çekip yüklenmek müthiş çekiciydi. Ancak cinsel ilişkide, sadece sevgilisini başka bir kadınla seks yaparken hayal ettiğinde tahrik olabiliyordu. Diğer kadının, erkek için cinsel ilişkide “kendini kaybedecek” kadar son derece heyecan verici olduğunu kafasında kuruyordu. Önceki ilişkilerinde, sevgilisinin cinsel ilgisinde bir azalmadan korktuğunda,bu senaryoyu oynaması için refakatçi eşliğinde diğer bir kadını tasarlamıştı.

Veronica kocasını seviyordu ve kocasının ona duyduğu tutkunun tükenmesinden de, daha güçlü erkekleri arayıp tahrik etme takıntısından da korkuyordu. Çocukluğunda babasına karşı hissettiği o yoğun kararsızlık onda tutkusunu sahiplenip konumlandırmaya dair bir yetersizlik bırakmıştı, ki bu da saplantılı bir şekilde arzularını tahrik, tatmin ve reddedeceği erkeklerde saklıydı daima.

Tekrarlayan fantazilerin tüm güçlülüğü, belirli bir kendi ile öteki rastlaşmasını olanaklı kılar, ki bu gerçek (yani denetimsiz) yaşamda kendinin ve/ veya ötekinin yok olma riskini taşır. Veronica’nın en kendine özel hazları, saldırgan babası tarafından yakalanıp esaret altına alınmıştı. Tahrik ve tatmin etmek üzere arıyordu erkekleri, çünkü en sonunda kendi hazlarına sahiplenme hakkının ona geri verileceğini umut ediyordu. Öteki, daima o içsel fidyecinin başka bir şekliydi; özgür bırakmayı arzuladığı kendiliği ya hayal etmesiyle ya da yerine vekil atamasıyla özgür bırakılabilirdi.

TUTKUNUN KAYGAN MEYİLLERİ

Romantik aşkın, cinselliğin ilkel doğasından dolayı yozlaştığına dair genel görüşü yeniden ve yeniden değerlendirip duruyoruz. Eğer, Yeats’in “Çılgın Jane”de çok çarpıcı bir şekilde söylediği gibi, “Aşk fırlatmışsa konağını dışkının mahal’ine”,[xxx] o zaman romantik aşkın tüneyişi her zaman tehlikede güvenilmez ve her zaman balçığa kayma tehlikesi altında olacaktır ve bizlere de sürekli olarak daha istikrarlı bir mahal için daha sağlam bir zemin aramak düşecektir. Ancak öne sürdüğüm gibi, cinselliğin ilkel olduğu iddiası, ötekilerle ilişki içinde olan kendiliğin muhtelif, birbirine karşıt deneyimleri tutabilme zorluğundan kaynaklanıyorsa, o zaman bu açıklamayı gözden geçirmek gerekir.

Eğer sevgi ile arzuyu aynı ilişkide yüklenmek zor ise, bu onların farklı filogenetik tabakalardan türedikleri anlamına gelmez. Sevgi de, arzu da bütünüyle insana dairdir. Onlarla sorunumuzun kaynağı bizi farklı hedeflere yönlendirmelerindedir. Sevgi denetim, istikrar, devamlılık ve kesinlik ister. Arzu ise kendini bırakmayı, macerayı, yeniyi ve bilinmezi arar. Sevgide demir atılacak, bağlanacak noktalar ararız ya da güvenebileceğimizi düşündüğümüz bir şeyler. Arzuda ise, reddedilmiş kayıp parçalarımızı ve de kendimizin ötesinde, kendimize dair tanımlarımızın sınırları dışında ve ırağındaki bir şeyleri ararız, ki normal şartlarda kendimizi şiddetle koruruz bunlardan.

Erotik tutku kişinin kendilik duygusunu istikrarsızlaştırır. Kendimizin ve kapıldığımız bir ötekinin aşina olmadığımız deneyimlerine olanak veren birini yoğun bir şekilde arzuladığımızda, kendi/ötekinin o zihin karıştıran döngüselliğine kapılırız. Bu deneyimleri ve faillerini denetlemeye meyilliyizdir. Bu şekilde de duygusal bağlar, arzuyu boğan sahte güvenlik stratejilerine indirgenmeye yatkınlaşır. Cinsel heyecan ise, (normal ya da anormal) her sapkınlıkta görülen o unsurlara yatkınlaşır; yani sevgiye olanak sağlayan her şeyi yıkan çökmüş beklentilere ve tüm güçlülüğe. Romantik aşkın istikrarsız gerilimlerini sürdürmek ve romantik heyecanları aynı ilişkide zamanla yeniden kazanmak, hareket halinde ve değişken olan deneyimlerimizi denetim altına almaya dair o kaçınılmaz uğraşlara kapılma çabasına karşı koymayı gerektirir. Cinselliğin tuhaf döngüselliğini belirleyen erotizmin diyalektiğinde, ötekinin ötekiliğine yolculuğumuz, çoğu kez bilmediğimiz niteliklerimizle şaşırtır bizi, keza kendi içsel dünyamızı keşfimiz ve kendiliğin tarif edilmez öznelliği de, genellikle ötekilerin varlığıyla şaşırtır bizi.



[i] Andre Breton, Mad Love (L'Amour fou}, çev. Mary Ann Caws, Lincoln, University of Nebraska

Press, 1987, 93. [Çılgın Aşk, çev. İsmail Yerguz, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2003 - ç.n.]

[ii] Trajik bir zaman kaybıdır: Daha önceki yıllarda, Amerikalı psikanalistler, eşcinsel hastalarını, eşcinselliklerinin altta yatan heteroseksüellikten bir savunma olarak geri çekilmeden kaynaklandığı-

nı ikna etme çabası içine girmişlerdi. Öyle ki, hastalar, büyük çabalar yoluyla heteroseksüelliği pekiştirmeliydiler. Bu kampanyanın sonuçları trajik olmuştu. Amerikan psikanalizindeki hu talihsiz dönemin çetelesi için benim şu makaleme bkz.: “The Psychoanalytic Treatment of Homosexuality: Some Technical Considerations,” International Review of Psychoanalysis 8, 1981: 63-87.

[iv] Aslında kendi kurguları olduğu: Bkz. Adam Philips’in Kissing, Tickling and Being Bored, Camb- ridge, Mass.: Harvard University Press, 1993 [Öpüşme Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine, çev. Fatma Taşkent, İstanbul, Ayrıntı Yayınları 2004 - ed] adlı kitabındaki, “Looking at Obstacles” [“Engellere Bakmak” -ed.] adlı o olağanüstü bölüm.

(*) Homer, The Odyssey, çev. A.T. Murray, London: Harvard University Press, 1919 [Odysseia, çev. Azra Erhat, A. Kadir, İstanbul, Can Yayınları, 1997] - ed.

[v] Diğerinin huzurunda yalnız olabilmeyi: Bkz. D. W. Winnicott, “The Capacity to Be Alone” (1958), The Maturational Process and the Facilitating Enviromnent, New York: International Universities Press, 1965.

[vi] Darwin’in izinden giden Freud için: Freud, Darwinci devrimin özümsenmesinin ilk büyük dalgası içinde yaşadı ve çalıştı. Bu dalga insanoğlunun kendini anlama uğraşının neredeyse her boyutunu etkilemiştir. Freud’un dönemindeki Darwincilik, birçok açıdan son derece devrimci olmasının yanı sıra, yüzyıllar boyunca Batı Kültürüne hakim olan o temel Platonik-Hıristiyanlığın katmanlaşması temasını da ileri taşımıştı. Musevi-Hıristiyan geleneğinde olduğu gibi, Platon için de yukarıdan, yani saflık ve uyumun cennetsi, sonsuz dünyasından düşmüştük.

[vii] Zihnin tüm üst katmanlarını besleyen: Freud, katmanlaşmayı katmanlaşmanın içine gömerek cinselliğin de çok katmanlı olduğunu düşündü. Oral, anal ve teşhirci ilgiler insan-öncesi cinselliğin artıklarıydı.

[viii] Freud, Introductory Lectures on Psycho-Analysis (1916-1917) SE 16: 311-312. [Ruhçözümlemesine Giriş Konferansları, çev. Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın, İstanbul, Payel Yayınları, 1998 -Ç.n.]

[ix] “ ...dilin en karmaşık sözcüğü”: P. Coates, Nature: Western Attitudes since Ancient Times, Berkeley, University of California Press, 1998, s. 1.

[x] En yakın primat akrabalarımız: Frans de Waal, Chimpanzee Politics: Power and Sex among Apes, Baltimore: JohnsHopkins University Press, 1989 adlı çalışmasında, şempanzenin önceki, “ ... Latince ismi: Pan satyrus”daki ironiye dikkat çeker. “Şempanzelerde... çiftleşme sadece dişi şempanzenin kızışma döneminde gerçekleşir. Dişinin bu dönemi geçtiği anda erkeklerin ilgisi azalır. Dişi şempanzenin kızışma devresinin bittiği veya çok düzensiz olduğu uzun dönemler de vardır... bu demektir ki, bazen aylar boyunca yetişkin şempanzeler arasında cinsel ilişki olmaz” (s. 156-157). Şempanzelerle birlikte en yakın genetik ve evrimsel akrabalarımızdan olan bonoboların cinselliğinde de, insan cinselliğinin o şiddetli ilkel özelliklerine rastlanmaz: “Bonobo türünde cinsel ilişki çarpıcı bir şekilde gelişigüzeldir ve neredeyse erotik olmaktan çok şefkatlidir.” Frans de Waal ve Frans Lanting, Bonobo: The Forgotten Ape, Berkeley, University of California Press, 1997, s. 5.

Douglas R. Hofstadter, Godel, Escher, Bach: An Eternal Golden Braid, New York, Basic Books, 1979. [Gödel, Escher, Bach /Bir Ebedi Gökçe Belik, çev. Hamide Koyukan/Ergün Akça, İstanbul, Kabalcı Yayınları, 2001 -ed.]

[xii] Organik-aksam [wetware], bilgisayar aksamı [hardware] ya da programına [software] nazire olarak insan beyni için oluşturulmuş bir terim - ed.

[xiii] Onu deneyimlediğimiz hale... Judith Butler’ın Bodies That Matter (New York, Routledge, 1993) adlı çalışmasında, “doğal” kavramının cinselliğe uygulanmasına karşı savunduğu güçlü tezine bakın.

[xiv] Martin Heidegger, Being and Time, Londra: SCM Press, 1962. [Varlık ve Zaman, çev. Aziz Yardımlı, İstanbul, idea Yayınevi, 2004 - ç.n.]

[xv] Mobius şeridi: Mobius şeridi yalnızca bir yüzü olan, dar bir dikdörtgen kağıttan şeridin, yarı kıvrılarak iki ucunun yapıştırılması yoluyla elde edilen bir yüzeydir.

[xvi] Gertrude Stein’ın “Sacred Emily’’ (1922, Geography and Plays, Boston, The Four Seasons Com- pany içinde) adlı şiirindeki meşhur olmuş olan “Rose is a rose is a rose is a rose (Bir gül bir güldür, bir gül bir güldür, bir gül bir güldür)” dizesine atıfta bulunularak “sex is not sex is not sex (seks seks değilse seks değildir)” denmektedir - ed.n.

[xvii] Leslie Faber: Faber’in keskin denemeleri, bazı içgörülü açıklamalarla birlikte yakın zamanlarda, The Ways o(The Wil/, New York, Basic Books, 2000 adıyla yeniden yayınlandı.

[xviii] Sürekli olarak yenilediğimiz o ötekiler: Günümüz psikanalizinin en önemli kavramlarından biri, erken dönemdeki önemli ilişkilerin ve deneyimlerin nasıl bireyin zihninin kalıcı nitelikleri olarak içselleştirildiği ile ilgili olan “içsel nesneler” ve “içsel nesne ilişkileri” ifadelerine ilişkindir. Kişisel, özel iç dünyamızı, içimizin en derinindeki kendilik hissimizi erken dönemdeki deneyimler ve ilişkilerle doldururuz. Doğal olarak da yetişkin hayatımızdaki günlük yüzleşmelerimizde aynı karakter ve durumlarla karşılaşmayı bekleriz. İçsel nesne ilişkileri’ne dair daha fazla bilgi için, bkz. Thomas Ogden, The Matrix of the Mind, Northvale, N. J.: Aronson, 1986; Stephen A. Mitchell, Relatio- nal Concepts in Psychoanalaysis, Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1988. [Psikanalizde İlişkisel Kavramlar, çev. Gülenbaht Algaç, İrem Anlı, İstanbul, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009 - ed.n.]

[xix] O örtük ötekiler ile bağlanmış ve taraflarından şekillendirilmiştir: Edebiyat kuramcısı ve düşünür Elanie Scarry, The Body in Pain, New York, Oxford University Press, 1985 adlı kitabındaki işkence incelemesinde, fiziksel acı deneyiminin her zaman kişiselleştirildiğini savunur. Bize bunu birile- ri yapıyordur.

[xx] Şairler, düşünürler ve psikanaliz kuramcıları: örn. Bkz. George Bataille’in kitapları ve Otto Kern- berg, Love Relations, New Haven, Yale University Press, 1995. [Aşk İlişkileri Normallik ve Patoloji, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2000 - ed.n.]

[xxi] Farklı biçimlerdeki aynı şeydirler: Psikolog irene Fast çağdaş cinsiyet kuramına Eski Yunan’daki (Plato’nun, Symposium’undan [Symposion, çev. Eyüp Çoraklı, İstanbul, Kabalcı Yayınları, 2007 - ed.n.]) insanların bir zamanlar hermafrodit, yani ikiye ayrılmış dört bacaklı, çift genitalli yaratılar olduğu mitolojisine çağdaş bir yorum getirdi. Fast’a göre küçük çocuklar, hem erkeklerin hem de kızların bütün niteliklerini potansiyel olarak taşıdıklarını düşünür ve kendilerini biseksüel olarak görür. Fast’in kanısınca cinsiyet farklılıklarının tanınması biseksüel tümgüçlülüğe narsisistik bir darbe olarak o kadar da korkuya ya da hadım edilme duygusuna yol açmaz. Cinsel kimlik duygusunun yerleşmesi aynı zamanda cinsel karşı-kimlik [counter-identity] duygusunu da yerleştirir. Zira, Postmodern kuramcı Judith Butler’ın savunduğu gibi, cinsiyet temelde, ‘olunmayan’a göre negatif olarak tanımlanıp yaşanır. Butler’a göre erkeklik, kadınlığın dışlanmasıyla yerleşir ve kadınlığın dışlanmasından başka bir şey değildir. Kadınlık da erkekliğin dışlanmasıyla yerleşir ve erkekliğin dışlanmasından başka bir şey değildir.

(*) “I anı in love”, ... ‘Tm ali shook up.” - ed.

[xxiii] Hayatlarımızı sürdürmek için harcadığımız tümgüçlü kontrolün: Dilbilimci George Lakoff, Wo- men, Fire and Dangerous Things: What Categories Reveal about the Mind, Chicago, University of Chicago Press, 1990 adlı çalışmasında bu meselelere ilişkin ilginç bakış açıları sunar. Lakoff’a göre, diğer tüm insan deneyimleri gibi duygular da hem şekillendirilmiş hem de yaratıcıdır. Kendi duygularımızı anlayışımız ister istemez metaforlara dayanır ve altta yatan ana metaforlarımız da fizyolojimize dayanır. Lakoff, şehvet gibi, güçlü duyguları betimlemek ve konuşmak için kullandığımız metaforları kataloglamıştır: Açlık (“sekse açtır o”; “şu kız bir içim su”); vahşi hayvanlar (“dokunma bana, hayvan herif!”; “Selam, minik kuşum”); kızışmak (“onun için yanıp tutuşuyorum”); delilik (“ona çılgın gibi aşığım”); makine (“beni azdırıyorsun”[“you turn me on”]); oyunlar, bazen de ölümcül oyunlar (“bu gece bir sayı yapacağım artık”; “elbisesi öldürür adamı”), savaş (“epey kale kuşatmıştır kendisi); ve fiziksel güçler (“ayağım yerden kesildi”). Lakoff, bu metaforların birçoğunun şehvet ve hiddet gibi duygu durumlarına aracılık eden fizyolojiden türediğine inanır. Isı, enerji ve fiziksel kuvvet metaforları ite şehvet (ve hiddet), ten ısısındaki ve nabız atışındaki artış, cinsel uyarılma halinin tüm yerçekimine aykırılığı olarak betimlenir. Diyebiliriz ki Freud, yüzyıllar boyunca Batının halk psikolojisine gömülüörtük şehvet metaforlarını aldı ve “libido” olarak adlandırdığı gerçek içgüdüsel güçlerde somutlaştırdı, sonra da, dairesel olarak, cinsellik deneyimlerimizi o somutlaştırdığı güçlerden türetti.

[xxv] Fransızcada “küçük ölüm” - ed.

[xxvi] “Intimations of Mortality,” of the loss of a childhood “trailing clouds of glory”: “nothing can bring back the hour/ Of splendour in the grass, of glory in the flower.” - ed.

Psişik yapının gerginliğinden kurtulma: Bkz. Emmanuel Ghent’in bir klasik olmuş çalışması, “Masochism, Submission, Surrender: Masochism as a Perversion of Surrender” (1990), Stephen A. Mitchell ve Lewis Aron eds., Relational Psychoanalaysis: The Emergence ofa Tradition, Hil- lsdale, N. J., Analytic Press, 1999.

[xxvii] “The all-seeing sun / Ne’er saw her match since first the world begun.” - ed.

[xxviii] “Did my heart love till now? Forswear it, sight! / For 1 ne’er saw true beauty till this night.” - ed.

[xxix] Fantazi kuranların gerçekte yapmak istemediği şeyleri: Bkz. Jessica Benjamin’in duygusal ilişkilerdeki fantezi ve gerçeklik, içsel ve dışsal, geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkiler üzerine zengin katkılar sağlayan çalışması: Bonds of Love: Psychoanalysis, Feminism, and the Problem of Domination, New York, Pantheon, 1988 ve Like Subjects, Love Objects, New Haven, Yale University Press, 1995. Bu son çalışmasında, pornografinin müşterilerin gizliden en çok yapmayı istediği şeyleri yansıttığı iddiasına karşı gelir. Benjamin’e kalırsa, gerçek ilişkilerden biraz uzakta olduğundan pornografi daha ziyade heyecan için güvenli bir alan teşkil eder.

[xxx] “CrazyJane,” ... “love has pitched his mansion in the place of excrement” - ed.

Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın

www.aymavisi.org

+ Büyüt | - Küçült