Kişisel Gelişim

Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz

Raymond Carver


Arkadaşım Mel McGirınis konuşuyordu. Mel McGirınis bir kardiyologdur ye bazen bu ona konuşma hakkı verir.

Dördümüz onun mutfak masasının etrafında oturmuş, cin içiyorduk. Lavabonun arkasındaki büyük pencereden giren güneş ışığı mutfağı dolduruyordu. Mel, ben, onun ikinci karısı Teresa Terri derdik ona ve benim karım Laura vardı. O sıralar Albuquerque’de yaşıyorduk. Ama hepimiz başka bir yerdendik.

Masada bir buz kovası vardı. Cinle tonik elden ele geziyordu ve her nasılsa aşk konusuna geldik. Mel gerçek aşkın ruhani aşktan aşağı kalır yanı olmadığını düşünüyordu. Beş yılını teoloji fakültesinde geçirdikten sonra ayrılıp tıp fakültesine gittiğini söyledi. Teoloji fakültesinde geçen o yılları hala hayatının en önemli yılları olarak gördüğünü söyledi.

Terri, Mel’le beraber yaşamadan önce beraber yaşadığı adamın, kendisini, öldürmeye çalışacak kadar çok sevdiğini söyledi. Sonra Terri dedi ki: “Bir gece beni dövdü. Ayak bileklerimden tutup beni oturma odasında sürükledi. ‘Seni seviyorum, seni seviyorum, orospu karı,’ deyip duruyordu. Oturma odasında beni sürüklemeye devam etti. Başım eşyalara çarpıp duruyordu.” Terri masanın etrafındakilere baktı. "Böyle bir aşkı ne yaparsınız?” Güzel bir yüzü, koyu renk gözleri ve sırtına dökülen kahverengi saçları olan, bir deri bir kemik kalmış bir kadındı. Turkuvaz kolyeleri ve uzun, sallantılı küpeleri severdi.

“Tanrım, aptal olma. Aşk değil bu, sen de biliyorsun,” dedi Mel. "Ne deneceğini bilmiyorum, ama aşk denmeyeceğinden eminim.”

"İstediğini söyle, ama öyle olduğunu biliyorum,” dedi Terri. "Sana çılgınca gelebilir, ama yine de doğru. İnsanlar farklıdır, Mel. Elbette, bazen çılgınca davranmış olabilir. Tamam. Ama beni seviyordu. Kendi tarzında belki, ama beni seviyordu. Orada aşk vardı, Mel. Olmadığını söyleme.”

Mel nefesini koyuverdi. Kadehini tutup Laura'yla bana döndü. "Adam beni öldürmekle tehdit etti,” dedi Mel. İçkisini bitirdi ve cin şişesine uzandı. "Terri romantik biri. Terri ‘tekmeyi bas da beni sevdiğini anlayayım' ekolünden. Terri, hayatım, olaya böyle bakma.” Mel masanın üzerinden uzanıp parmaklarıyla Terri’nin yanağına dokundu. Ona sırıttı.

"Şimdi telafi etmek istiyor,” dedi Terri.

"Neyi telafi etmek?” dedi Mel. "Telafi edilecek ne var? Ben bildiğimi bilirim. Hepsi bu.”

"Biz bu konuya nereden geldik ki zaten?” dedi Terri. Kadehini kaldırıp içti. "Mel’in aklında her zaman aşk vardır,” dedi. “Öyle değil mi, hayatım?” Gülümsedi ve konunun kapandığını düşündüm.

"Ben olsam Ed’in tutumuna aşk demezdim. Tek söylediğim bu, hayatım,” dedi Mel. "Ya siz, çocuklar?” dedi Mel, Laura ile bana. "Size aşk gibi geliyor mu bu?” "Ben bunu sormak için yanlış insanım,” dedim. "Adamı tanımıyordum bile. Tesadüfen adının geçtiğini duymuşumdur sadece. Bilmem. Ayrıntıları bilmek gerek. Ama bence senin söylediğin, aşkın mutlak bir şey olduğu.”

Mel dedi ki: "Benim sözünü ettiğim türde aşk öyle. Benim sözünü ettiğim türde aşkta, insanları öldürmeye çalışmazsın.”

Laura dedi ki: "Ed hakkında ya da durum hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Ama kim başkasının durumunu yargılayabilir ki?”

Laura’nın elinin tersine dokundum. Çabucak gülümsedi bana. Laura’nın elini tuttum. Sıcaktı, tırnakları cilalı, mükemmel manikürlü. Geniş bileğini parmaklarımla kavradım ve ona sarıldım.

"Onu terk ettiğimde, fare zehiri içti,” dedi Terri. Kollarını elleriyle kavradı. "Santa Fe’deki hastaneye götürdüler onu. O sıralar orada yaşıyorduk, on mil kadar dışında. Hayatını kurtardılar. Ama dişetleri zehirden mahvoldu. Yani dişetleri çekildi. Ondan sonra, dişleri kazma gibi fırladı. Tanrım,” dedi Terri. Bir an bekledi, sonra kollarını bırakıp kadehini aldı.

"İnsanların yapmayacağı şey yok!" dedi Laura.

"Artık devre dışı kaldı,” dedi Mel. "Öldü.”

Mel misket limonu tabağını bana uzattı. Bir dilim aldım, içkime sıktım ve buz küplerini parmağımla karıştırdım.

“Dahası da var,” dedi Terri. “Kendini ağzından vurdu. Ama onu da yüzüne gözüne bulaştırdı. Zavallı Ed," dedi. Terri başını iki yana salladı.

“Zavallı filan değildi,” dedi Mel. "Tehlikeliydi.”

Mel kırk beş yaşındaydı. Uzun boyluydu, kolları bacakları da uzundu ve kıvırcık, yumuşacık saçları vardı. Yüzü ve kolları tenis oynamaktan yanmıştı. Ayıkken jestleri, bütün hareketleri yerli yerinde, çok özenliydi.

"Yine de beni severdi, Mel. Bunu kabul et,” dedi

Terri. “Tek istediğim bu. Beni senin sevdiğin gibi sevmezdi. Bunu söylemiyorum. Ama beni severdi. Bunu kabul edebilirsin, değil mi?”

"Yüzüne gözüne bulaştırdı derken neyi kastediyorsun?” dedim.

Laura kadehiyle öne eğildi. Dirseklerini masaya dayayıp kadehini iki eliyle tuttu. Bir Mel’e bir Terri’ye bakıp yüzünde bir şaşkınlık ifadesiyle bekledi, arkadaş olduğu insanların başına böyle şeyler gelmesine hayret eder gibiydi.

“Madem kendini öldürdü, nasıl yüzüne gözüne bulaştırdı?” dedim.

“Ne olduğunu sana anlatayım,” dedi Mel. "Terri ile beni tehdit etmek için satın aldığı yirmi ikilik tabancasını aldı. Ah, ciddiyim, adam her zaman tehditkardı. O günlerde nasıl yaşadığımızı görmeliydin. Kaçak gibi. Kendime bir silah bile satın aldım. İnanabiliyor musun? Benim gibi biri? Ama yaptım. Kendimi savunmak için aldım ve torpido gözünde tuttum. Bazen gece yarısı evden ayrılmam gerekiyordu. Hastaneye gitmek için, anlıyor musun? Terri ile ben o zamanlar evli değildik, ilk karım da evi, çocukları, köpeği, her şeyi almıştı ve Terri ile ben bu dairede yaşıyorduk. Bazen, dediğim gibi, gece yarısı bir telefon alıyordum ve sabahın ikisinde ya da üçünde hastaneye gitmem gerekiyordu. Otopark karanlık oluyordu ve daha arabama varamadan ter içinde kalıyordum. Çalılıkların arasından ya da bir arabanın arkasından çıkıp ateş etmeye başlayıp başlamayacağını hiç bilmiyordum. Yani, adam delinin tekiydi. Bomba bile yerleştirebilir, her şeyi yapabilirdi. Çalıştığım servisi günün her saati arayıp doktorla konuşması gerektiğini söyler, telefona baktığımda da, ‘Orospu çocuğu, günlerin sayılı,’ derdi. Bunun gibi ufak tefek şeyler. Diyeceğim, ürkütücüydü.”

"Hala onun için üzülüyorum,” dedi Terri.

"Kabus gibi " dedi Laura. "Peki, kendini vurduktan sonra tam olarak ne oldu?"

Laura bir avukatın sekreterliğini yapıyor. Mesleki ortamda tanışmıştık. Göz açıp kapayıncaya kadar birbirimize kur yapmaya başladık. Otuz beş yaşında, benden üç yaş küçük. Aşık olmanın yanı sıra, birbirimizden hoşlanıyor ve birbirimizin arkadaşlığından zevk alıyoruz. Beraber olması kolay biri.

"Ne oldu?” dedi Laura.

Mel dedi ki: "Odasında kendini ağzından vurdu. Birisi silah sesini duyup yöneticiye haber vermiş. Ana anahtarla içeri girmişler, olan biteni görüp ambulans çağırmışlar. Onu hastaneye getirdiklerinde tesadüfen oradaydım, yaşıyordu ama komadaydı. Adam üç gün yaşadı. Kafası normal bir kafanın iki katı kadar şişti. Hiç böyle bir şey görmemiştim, umarım bir daha da görmem. Terri olayı öğrendiğinde, içeri girip onun yanında oturmak istedi. Bu yüzden kavga ettik. Onu böyle görmemesi gerektiğini düşünüyordum. Onu görmemesi gerektiğini düşünüyordum, hala da öyle düşünüyorum.”

“Kavgayı kim kazandı?” dedi Laura.

"Öldüğünde odada yanındaydım,” dedi Terri. "Komadan hiç çıkamadı. Ama ben yanında oturdum. Başka kimsesi yoktu.”

“Tehlikeliydi,” dedi Mel. "Buna aşk diyorsan, senin olsun.”

"Aşktı,” dedi Terri. "Çoğu insanın gözünde anormal tabii. Ama o bu uğurda ölmeye hazırdı. Öldü de.”

"Ben hayatta aşk demezdim,” dedi Mel. “Yani, ne uğruna yaptığını kimse bilmiyor. Bir sürü intihar gördüm, kimsenin bunu ne uğruna yaptığını bildiğini söyleyemem.”

Mel ellerini ensesinde kavuşturup sandalyesini kaykılttı. "Bu tür aşk ilgimi çekmiyor” dedi. "Eğer bu aşksa, senin olsun."

Terri dedi ki: “Korkuyorduk. Mel vasiyetnamesini bile hazırlattı ve eskiden bir Yeşil Bereli olan, California’ daki erkek kardeşine mektup yazdı. Mel, başına bir şey gelirse kimden bilinmesi gerektiğini ona söyledi.”

Terri kadehinden bir yudum aldı. Dedi ki: "Ama Mel haklı; kaçak hayatı yaşıyorduk. Korkuyorduk. Mel korkuyordu, öyle değil mi, hayatım? Bir noktada polisi bile aradım, ama yardımları dokunmadı. Ed gerçekten bir şey yapana kadar bir şey yapamayacaklarını söylediler. Komik değil mi?” dedi Terri.

Cinin sonunu kadehine doldurdu ve şişeyi salladı. Mel masadan kalkıp dolaba gitti. Bir şişe daha çıkardı.

“Nick ve ben aşkın ne olduğunu biliriz,” dedi Laura. “Bizim için yani,” dedi Laura. Dizini dizime çarptı. "Şimdi bir şey söylemen gerek,” dedi Laura ve bana dönüp gülümsedi.

Cevap olarak Laura'nın elini tutup dudaklarıma götürdüm. Elini öpmeyi büyük bir gösteriye dönüştürdüm. Herkes çok eğlendi.

“Şanslıyız,” dedim.

"Çocuklar,” dedi Terri. “Kesin şunu. Midemi bulandırıyorsunuz. Hala balayındasınız, Tanrı aşkına. Hala birbirinize tutkunsunuz, Tanrı'ya şükür. Bekleyin hele. Ne kadar zamandır berabersiniz? Ne kadar oldu? Bir yıl mı? Bir yıldan daha fazla mı?”

“Bir buçuk yıldır,” dedi Laura, yüzü kızardı ve gülümsedi.

"Hah, işte,” dedi Terri. “Biraz bekleyin.”

İçkisini alıp Laura’ya baktı.

“Şaka yapıyorum,” dedi Terri.

Mel cini açtı ve şişeyle masayı dolaştı.

"Buyurun, çocuklar,” dedi. "Haydi kadeh kaldıralım. Kadeh kaldırmak istiyorum. Gerçek aşka,” dedi Mel. Kadehleri tokuşturduk.

“Aşka,” dedik.

Dışarıda, arka bahçede köpeklerden biri havlamaya başladı. Pencereye yaslanmış kavak ağacının yaprakları cama tık tık vuruyordu. Öğleden sonra güneşi bu odanın içinde bir varlık gibiydi, rahatlık ve cömertliğin ferah ışığı. Herhangi bir yerde, büyülü bir yerde olabilirdik. Kadehlerimizi yeniden kaldırdık ve yasak bir şey üzerinde anlaşmış çocuklar gibi birbirimize sırıttık.

"Gerçek aşkın ne olduğunu size anlatacağım,” dedi Mel. "Yani, size iyi bir örnek vereceğim. Sonra da kendi sonuçlarınızı çıkarabilirsiniz.” Kadehine biraz daha cin doldurdu. Bir buz küpü ve bir dilim misket limonu ekledi. Bekleyip içkilerimizi yudumladık. Laura ile ben dizlerimizi yeniden birbirine değdirdik. Bir elimi onun sıcak uyluğuna koydum ve orada bıraktım.

“Herhangi birimiz aşk hakkında gerçekten ne biliyor?” dedi Mel. “Bana kalırsa aşk konusunda acemiyiz. Birbirimizi sevdiğimizi söylüyoruz, seviyoruz da, buna kuşkum yok. Ben Terri’yi seviyorum, Terri de beni seviyor, siz de birbirinizi seviyorsunuz, çocuklar. Ne tür aşktan söz ettiğimi biliyorsunuz. Fiziksel aşk, sizi özel birine iten o dürtü, aynı zamanda da öbür insanın varlığına, kadın olsun erkek olsun özüne duyulan aşk. Cinsel aşk ve, ee, duygusal aşk diyelim, öbür insana her gün duyulan şefkat. Ama bazen, ilk karımı da sevmiş olmam gerektiği gerçeğini hesaba katmakta zorlanıyorum. Ama sevdim, sevdiğimi biliyorum. Dolayısıyla, sanırım bu bakımdan

Terri gibiyim. Terri ile Ed.” Bunu düşündü, sonra da devam etti. “ilk karımı hayatın kendisinden daha çok sevdiğimi düşündüğüm bir dönem vardı. Ama şimdi ondan nefret ediyorum. Gerçekten. Bunu nasıl açıklarsınız? O aşka ne oldu? Ona ne olduğunu bilmek isterdim. Keşke biri bana anlatabilse. Sonra Ed var. Tamam, Ed'e geri döndük. Terri’yi o kadar çok seviyor ki onu öldürmeye çalışıyor ve sonunda kendini öldürüyor.” Mel konuşmayı kesip içkisini yuvarladı. "Siz on sekiz aydır berabersiniz ve birbirinizi seviyorsunuz, çocuklar. Her halinizden belli. Bununla ışıldıyorsunuz. Ama birbirinizle karşılaşmadan önce ikiniz de başka insanları sevdiniz. Daha önce ikiniz de evliydiniz, tıpkı bizim gibi. Ve muhtemelen ondan önce başkalarını da sevdiniz hatta. Terri ile ben beş yıldır beraberiz, dört yıldır evliyiz. Ve korkunç olan, korkunç olan, ama aynı zamanda iyi olan, bağışlatıcı özellik diyebilirsiniz, şu ki, birimizin başına bir şey gelecek olsa bunu söylediğim için beni bağışlayın ama yarın birimizin başına bir şey gelecek olsa, bence diğeri, diğer kişi bir süre yas tutardı, bilirsiniz, ama sonra ayakta kalan taraf dışarı çıkıp yeniden aşık olurdu, çok geçmeden başka birini bulurdu. Bütün bu, sözünü ettiğimiz bütün bu aşk, bir anıdan ibaret olurdu. Hatta belki bir anı bile olmazdı. Yanılıyor muyum? Çok mu yanlış düşünüyorum? Çünkü, eğer yanıldığımı düşünüyorsanız beni düzeltmenizi istiyorum. Bilmek istiyorum. Yani, hiçbir şey bilmiyorum ve bunu kabul edecek ilk kişiyim.”

"Mel, Tanrı aşkına,” dedi Terri. Uzanıp onun bileğini tuttu. "Sarhoş mu oluyorsun? Hayatım? Sarhoş musun?” “Hayatım, sadece konuşuyorum,” dedi Mel. "Tamam mı? Ne düşündüğümü söylemem için sarhoş olmam gerekmiyor. Yani, hepimiz sadece konuşuyoruz, değil mi?” dedi Mel. Gözlerini ona dikti.

"Tatlım, eleştirmiyorum,” dedi Terri.

Kadehini aldı.

“Bugün nöbetçi değilim,” dedi Mel. “Sana bunu hatırlatayım. Nöbetçi değilim,” dedi.

“Mel, seni seviyoruz,” dedi Laura.

Mel, Laura’ya baktı. Sanki onu tam olarak hatırlayamıyormuş gibi, sanki Laura aynı kadın değilmiş gibi baktı ona.

“Ben de seni seviyorum, Laura,” dedi Mel. “Ve sen, Nick, seni de seviyorum. Biliyor musun?” dedi Mel. “Sizler bizim dostlarımızsınız,” dedi Mel.

Kadehini aldı.

Mel dedi ki: “Size bir şey anlatacaktım. Yani, bir noktayı kanıtlayacaktım. Bakın, birkaç ay önce oldu bu, ama şu an hala devam ediyor ve aşk konuştuğumuzda ne konuştuğumuzu bilir gibi konuştuğumuz için utanmamıza yol açmalı.”

"Haydi ama,” dedi Terri. “Sarhoş değilsen sarhoş gibi konuşma.”

“Hayatında bir kez olsun çeneni kapa,” dedi Mel çok sakince. “Bana bir iyilik yapıp bir an için bunu yapar mısın? Evet, dediğim gibi, eyaletler arası yolda araba kazası geçiren yaşlı bir çift vardı. Bir genç onlara çarptı ve boku yediler, kimse onlara fazla yaşama şansı tanımıyordu.”

Terri önce bize, sonra yine Mel'e baktı. Endişeli görünüyordu; belki de bu fazla güçlü bir sözcük.

Mel şişeyi masada elden ele dolaştırıyordu.

"O gece nöbetçiydim," dedi Mel. “Aylardan mayıs, belki de hazirandı. Terri ile ben tam akşam yemeğine oturmuştuk ki hastaneden aradılar. Eyaletler arası yolda o kaza olmuştu. Sarhoş genç, yeniyetme, babasının kamyonetiyle, içinde bu yaşlı çiftin bulunduğu karavanı biçmişti. Yetmişlerindeydi o çift. Gençon dokuz yaşlarında filan hastaneye geldiğinde ölmüştü. Direksiyon göğüs kemiğine saplanmıştı. Yaşlı çift yaşıyordu, anlarsınız ya. Yani, zar zor. Ama yok yoktu. Çoklu kırıklar, iç yaralar, kan kaybı, çürükler, kesikler, her şey; ikisi de beyin sarsıntısı geçirmişti. Kötü durumdaydılar, inanın bana. Ve, elbette, yaşları onların aleyhindeydi. Kadının durumu erkeğinkinden kötüydü diyeyim. Başka şeylerin yanı sıra dalağı parçalanmıştı. İki dizkapağı da kırıktı. Ama emniyet kemerlerini takmışlar ve Tanrı biliyor ya, o sırada onları kurtaran buydu.”

"Millet, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin reklamı bu,” dedi Terri. “Sözcünüz Dr. Melvin R. McGirinis konuşuyor.” Terri güldü. "Mel,” dedi, “bazen çok oluyorsun. Ama seni seviyorum, hayatım,” dedi.

"Hayatım, seni seviyorum,” dedi Mel.

Masanın üzerinden uzandı. Terri onu yarı yolda karşıladı. Öpüştüler.

"Terri haklı,” dedi Mel yeniden yerine yerleşirken. “O emniyet kemerlerini takın. Ama cidden, yamulmuştu o ihtiyarlar. Ben oraya gittiğimde genç ölmüştü, dediğim gibi. Bir köşedeydi, bir sedyenin üstünde yatıyordu. Yaşlı çifte bir kez bakmam yetti, acil servis hemşiresine bana hemen bir nörolog, bir ortopedist ve birkaç cerrah getirmesini söyledim.”

Kadehinden bir yudum aldı. "Kısa kesmeye çalışacağım,” dedi. “Böylece ikisini de ameliyathaneye çıkardık ve gecenin büyük bölümünde üzerlerinde it gibi çalıştık. İnanılmaz bir yedek gücü vardı o ikisinin. Bunu arada sırada görürsün. Yani yapılabilecek her şeyi yaptık ve sabaha karşı onlara yüzde elli şans veriyorduk, kadın için belki bundan da az. Ertesi sabah hala yaşıyorlardı. Öyle mi, peki, onları yoğun bakıma kaldırdık, ikisi de iki hafta yaşam savaşı verdi, her yönden iyiye gitti. Böylece onları kendi odalarına naklettik.”

Mel konuşmayı kesti. "Haydi,” dedi, “şu ucuz cini fondip yapalım. Sonra yemeğe gidiyoruz, değil mi? Terri ile ben yeni bir yer biliyoruz. Oraya gidelim, bizim bildiğimiz şu yeni yere. Ama bu indirimli, berbat cini bitirmeden gitmek yok.”

Terri dedi ki: "Aslında henüz orada yemek yemedik. Ama güzel görünüyor. Dışarıdan, bilirsiniz.”

“Yemeği severim,” dedi Mel. "Yeni baştan* başlasaydım aşçı olurdum, biliyor musunuz? Değil mi, Terri?” dedi Mel.

Güldü. Kadehindeki buza parmağıyla dokundu.

"Terri bilir,” dedi. "Terri size anlatsın. Ama şunu söyleyeyim. Başka bir hayatta, başka bir zamanda dünyaya yeniden dönebilseydim, ne olurdu biliyor musunuz? Bir şövalye olarak dönmek isterdim. Bütün o zırhı takınca epey güvende oluyordun. Barut, tüfek ve tabanca çıkana kadar şövalye olmak iyiydi.”

"Mel ata binmek ve mızrak taşımak isterdi,” dedi Terri.

“Gittiğin her yere bir kadın eşarbı götür,” dedi Laura.

“Ya da sadece bir kadın,” dedi Mel.

“Ne ayıp,” dedi Laura.

Terri dedi ki: “Bir serf olarak döndüğünü farz et. O günlerde serflerin durumu o kadar iyi değildi.”

"Serflerin durumu hiçbir zaman iyi olmadı,” dedi Mel. “Ama sanırım şövalyeler bile birinin vasılıydı. Böyle yürümüyor muydu işler? Ama herkes her zaman birinin vasılıdır. Doğru değil mi? Terri? Ama şövalyelerde sevdiğim şey, yanlarındaki hanımların yanı sıra, giydikleri o zırhtı, bilirsiniz, yaralanmaları pek kolay değildi. O günlerde araba yoktu, biliyor musunuz? Götünüze girecek sarhoş yeniyetmeler yoktu.”

“Vasal,” dedi Terri.

“Ne?” dedi Mel.

"Vasal,” dedi Terri. "Onlara vasal deniyordu, vasıl değil.”

"Vasal, vasıl,” dedi Mel, "ne fark eder? Ne kastettiğimi anladın zaten. Tamam,” dedi Mel. "Ben kültürlü değilim. İşimi öğrendim. Kalp cerrahıyım tabii, ama sadece bir tamirciyim. İçeri girip şöyle bir dolaşır ve tamir ederim. Siktir,” dedi Mel.

"Alçakgönüllülük sana yakışmıyor,” dedi Terri.

"O sadece mütevazı bir operatör,” dedim. "Ama bazen o zırhın içinde havasızlıktan boğulurlarmış, Mel. Hava çok sıcak olursa, onlar da çok yorgun ve bitkinlerse, kalp krizi bile geçirirlermiş. Bir yerde okumuştum, üzerlerindeki o zırhla ayakta duramayacak kadar yorgun oldukları için atlarından düşerler ve ayağa kalkamazlarmış. Bazen kendi atlarının ayakları altında kalırlarmış.”

"Korkunç,” dedi Mel. "Korkunç bir şey bu, Nicky. Herhalde birisi gelip de onları şiş kebap yapıncaya kadar orada öylece yatıp beklerlerdi.”

"Başka bir vasıl,” dedi Terri.

"Doğru,” dedi Mel. "Bir vasal gelip piç kurusuna aşk adına mızrağı saplardı. Ya da o günlerde hangi boktan şey uğruna kavga ediyorlarsa.”

"Bugünlerde bizim uğruna kavga ettiğimiz şeyler,” dedi Terri.

Laura, "Hiçbir şey değişmedi,” dedi.

Laura’nın yanaklarının rengi hala uçmamıştı. Gözleri parlıyordu. Kadehini dudaklarına götürdü.

Mel kendine bir içki daha koydu. Uzun bir sayı dizisini incelermişçesine etikete dikkatle baktı. Sonra şişeyi yavaşça masaya koydu ve yavaşça toniğe uzandı.

“Yaşlı çiftten ne haber?" dedi Laura. "Başladığın hikayeyi bitirmedin.”

Laura sigarasını yakmakta zorlanıyordu. Yaktığı kibritler sönüp duruyordu.

Odanın içindeki güneş ışığı farklıydı şimdi, değişiyordu, zayıflıyordu. Ama pencerenin dışındaki yapraklar hala titrek titrek parıldıyordu, camların ve formika tezgahın üstünde oluşturdukları desene gözlerimi dikip baktım. Aynı desenler değildi tabii.

“Yaşlı çiftten ne haber?” dedim.

"Yaş yetmiş iş bitmiş,” dedi Terri.

Mel ona dik dik baktı.

Terri, “Hikayene devam et, hayatım. Sadece şaka yapıyordum. Sonra ne oldu?” dedi.

“Terri, bazen,” dedi Mel.

“Lütfen, Mel,” dedi Terri. “Hep böyle ciddi olma, tatlım. Şaka kaldıramıyor musun?”

“Şaka bunun neresinde?” dedi Mel.

Kadehini tutup sabit bakışlarla karısına baktı.

"Ne oldu?” dedi Laura.

Mel gözlerini Laura’ya dikti. Dedi ki: “Laura, hayatımda Terri olmasaydı ve onu bu kadar çok sevmeseydim ve Nick en iyi arkadaşım olmasaydı, sana aşık olurdum. Seni kaçırırdım, hayatım,” dedi.

“Hikayeni anlat,” dedi Terri. “Sonra şu yeni yere gideriz, tamam mı?”

"Tamam,” dedi Mel. “Nerede kalmıştım?” dedi. Gözlerini masaya dikip baktı, sonra da yeniden başladı.

“Her gün ikisini de görmek için uğruyordum, zaten başka işler için çıkmışsam bazen günde iki kez. İkisi de tepeden tırnağa alçılar ve sargılar içindeydi. Bilirsiniz, filmlerde görmüşsünüzdür. Öyle görünüyorlardı işte, tıpkı filmlerdeki gibi. Küçücük göz delikleri, burun delikleri ve ağız delikleri. Ve kadının bacaklarını yukarıdan asmak gerekmişti. Kocasının uzun süre morali çok bozuktu. Karısının iyileşeceğini öğrendikten sonra bile, hala morali çok bozuktu. Kaza yüzünden değil ama. Yani, kaza başlı başına bir şeydi, ama her şey değildi. Ağız deliğine yaklaşırdım, anlarsınız ya, hayır derdi, tam olarak kaza değildi, göz deliklerinden kadını görememesiydi. Bu kadar kötü hissetmesine yol açan şeyin bu olduğunu söylüyordu. Düşünebiliyor musunuz? Size söylüyorum, kahrolası kafasını çevirip de kahrolası karısını göremediği için adamın yüreği burkuluyordu."

Mel masadakilere göz gezdirdi ve söyleyeceği şey için başını iki yana salladı.

"Yani, boktan karıya bakamamak yaşlı hıyarı öldürüyordu.”

Hepimiz Mel’e baktık.

“Ne dediğimi anlıyor musunuz?" dedi.

O sıra biraz sarhoştuk belki. Meselelere odaklanmanın zor olduğunu biliyorum. Işık odadan çekiliyor, geldiği pencereden geri gidiyordu. Yine de kimse masadan kalkıp tepe lambasını yakmak için bir girişimde bulunmadı.

"Dinleyin," dedi Mel. "Şu boktan cini bitirelim. Herkese bir tek çıkacak kadar kaldı. Sonra yemeğe gidelim. Yeni yere gidelim."

"Morali bozuk,” dediTerri. "Mel, neden bir ilaç almıyorsun?”

Mel başını iki yana salladı. "Mevcut her şeyi aldım.”

“Hepimizin ara sıra bir ilaca ihtiyacı olur,” dedim.

“Bazı insanların doğuştan ihtiyacı vardır,” dedi Terri.

Masadaki bir şeyi ovalamak için parmağını kullanıyordu. Derken ovalamayı bıraktı.

"Sanırım çocuklarımı aramak istiyorum,” dedi Mel.

“Herkese uyar mı bu? Çocuklarımı arayacağım,” dedi.

Terri dedi ki: “Ya telefonu Marjorie açarsa? Çocuklar, Marjorie konusunda bizi dinlediniz mi? Hayatım, Marjorie’yle konuşmak istemediğini biliyorsun. Kendini daha da kötü hissetmene yol açar.”

“Marjorie’yle konuşmak istemiyorum,” dedi Mel. “Ama çocuklarımla konuşmak istiyorum.”

"Bir gün bile geçmez ki, Mel onun yeniden evlenmesini istediğini söylemesin. Ya da ölmesini,” dedi Terri. "Bir kere,” dedi Terri, "bizi iflas ettiriyor. Mel onun sırf kendisine inat olsun diye yeniden evlenmediğini söylüyor. Onunla ve çocuklarla birlikte yaşayan bir erkek arkadaşı var, dolayısıyla Mel erkek arkadaşı da geçindiriyor.”

“Arılara alerjisi var," dedi Mel. "Yeniden evlenmesi için dua etmiyorsam eğer, boktan bir arı sürüsü tarafından sokulup ölmesi için dua ediyorum.”

“Ne ayıp,” dedi Laura.

“Vızzzzzzz!” dedi Mel, parmaklarını arılara dönüştürüp Terri’nin boğazının dibinde vızıldatarak. Sonra elleri iki yanına düştü.

“Zalimdir,” dedi Mel. "Bazen, arıcı kılığına girip oraya gitmeyi düşünüyorum. Yüzünüzün üzerine inen siperlikle miğferi andıran o şapkayı, kocaman eldivenleri ve dolgulu paltoyu bilirsiniz değil mi? Kapıyı çalıp bir kovan dolusu arıyı evin içine salarım. Ama önce çocukların dışarıda olduklarından emin olmalıyım tabii.”

Bacak bacak üstüne attı. Bunu yapması uzun zaman almış gibiydi. Sonra iki ayağını da yere koyup öne eğildi, dirsekleri masada, çenesi avuçlarında.

"Belki yine de çocukları aramam. Belki o kadar da parlak bir fikir değildir. Belki sadece yemeğe gideriz. Ne dersiniz?"

“Bana uyar,” dedim. “Yemek ya da yememek. Ya da içmeye devam etmek. Doğru günbatımına yönelebilirim.”

“Ne demek bu, hayatım?” dedi Laura.

“Ne dediysem o demek," dedim. “Devam edebilirim demek. Hepsi bu demek.”

“Ben bir şeyler yiyebilirim,” dedi Laura. “Hayatımda hiç bu kadar acıktığımı sanmıyorum. Atıştıracak bir şeyler var mı?”

“Biraz peynir ve kraker çıkarayım,” dedi Terri.

Ama Terri orada öylece oturdu. Bir şey almak için kalkmadı.

Mel kadehini ters çevirdi. İçindekini masaya döktü.

"Cin bitti,” dedi Mel.

Terri, "Şimdi ne olacak?” dedi.

Kalp atışlarımı duyabiliyordum. Herkesin kalbini duyabiliyordum. Oda karardığında bile hiçbirimizin kıpırdamadan, orada oturarak çıkardığı insan gürültüsünü duyabiliyordum.

Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın

www.aymavisi.org

+ Büyüt | - Küçült