Türk Dili Ve Felsefe

Hilmi Yavuz


Türk dilinin felsefi düşünceleri anlatabilecek soyutlukta bir dil olmadığı konusundaki görüşler yeniden ağırlık kazanmaya başladı. ‘Yeniden’ diyorum, bu doğrultudaki eleştiriler daha önce de sık sık yinelenmiştir çünkü. Bu kez de eski gerekçeler öne sürülüyor: (i) dilin kavramsal yoksulluğu; (ü) Osmanlıcadaki ‘nüanslar’ın Türkçede yitirildiği. Doğrusu (i) ve (ü), özünde birbirinden farklı savları içermiyor. Türk dilinin kavramsal yoksulluğundan sözedenlerin ölçütü ya bir ölü dil (Osmanlıca) ya da yaşayan bir yabancı dil (örneğin, İngilizce). Nitekim, Türk dilinin belli ‘semantik ayrımları’ karşılayacak bir kavram donanımından yoksun olduğu savı, İngiliz dilinden ya da Osmanlıcadan örnekler verilerek ortaya konulmaya çalışılıyor.

Öteki dillere bakarak Türk dilini yargılamak, örtük olarak bir dil siyasasını içeriyor. ‘Siyasa’ derken, dil’in sözdağarına (vocabulaire) indirgendiği, dil derken o dilin sözlüğünün anlaşıldığı bir yaklaşımın altını çizmek istiyorum. Dolayısıyla, Türk dilinde felsefi düşünce üretiminin olanaksızlığı, bu sava göre, bir sözdağarı sorunu oluyor; felsefe de daha geniş düzlemden bakarsak, gramere bağımlı kılmıyor. Oysa LeviStrauss’un belirttiği gibi,1 bütün dillerde söylem ve sözdiziminin (syntax), sözdağarındaki boşluk ve eksiklikleri kapattığı gözardı edilmekle kalmıyor; sözdiziminin ‘kavramların açıklık ve seçikliklerinden çok şey’ yitirmesine yol açtığı da öne sürülüyor. Hilmi Ziya Ülken,2 Osmanlıcanın sözdizimi bakımından ‘sentetik’ bir dil olduğunu belirttikten sonra «sentetik dilde ağırlık merkezi olan fiil, cümlelerinin en sonuna, fail de çok kere birçok sıfatlar veya tasviri yarım cümlelerden sonraya geldiği için, bu tarzda uzun bir ibarede yazanın maksadını anlamak, ancak sözü sonuna kadar beklemekle mümkündür. Böylelikle belki bir yapı inceliği elde ediliyorsa da, kavramlar açıklık ve seçikliklerinden çok şey kaybediyorlar» diyordu. Giderek bir ‘çeviri dili’nin oluştuğuna dikkati çeken Ülken, bu dilin Türkçe düşünülmüş ve yazılmış yapıtlara olanak verdiğini belirttikten sonra, ‘bir yandan arap nahvine bir yandan Fransız syntax’ına bağlanan bu dilin, yine de sentetik çatısını koruduğunu vurgulamış ve şunları eklemişti: «Fakat yüzyıldan beri her Türk düşünürü, bu sentetik cümle ile Batı dillerinin analitik yapısı arasındaki temelli farkın acısını, hiç değilse, bir kere duymuş ve zararlarım birçok kereler çekmiştir.»

Görülüyor ki, bazılarına göre sözdizimi, bazılarına göre de sözdağarı, kısaca Türk dilinin grameri, felsefi düşünce üretiminin gerçekleşmesini önleyen bir engel. Hilmi Ziya Ülken’in sözügeçen yazısında da, gramer bir bütünlük olarak görülmüyor : bir yandan sözdizimi düzleminde grameri, felsefi düşünce üretiminin gerçekleşememesi için bir neden olarak gösterirken, öte yandan sözdağarı düzlemindeki dönüşümlerle bir düşünce ve felsefe dilinin kurulabileceğini savunuyor: «Fecri Ati, daha dün, (...) osmanlı edebiyatında bile bulunmayan yakası açılmamış bir yığın garip kelimeyi lügatlerden arayıp bulmayı zevk inceliği saydığı zamanlarda ilim ve felsefe dili de Okyanuslara, Kamuslara başvurarak içinden çıkılmaz bir düşünce dili kurmakta idi. Bu yolda gidenlere göre eski Türkçe çoban dilidir; onda ince kavramları ifade gücü yoktur. Bu düşünce yalnız otuz yıl önce bu uydurma dilin hazırlandığı sıralarda değil, bugün bile bazıları tarafından öne sürülmektedir. Halbuki düşünce dilleri hemen hemen bütün medeniyetlerde gündelik ve kaba anlamları olan kelimelerin ilmi, felsefi kavramlarda kullanılarak gitgide derinlik ve nüans kazanmalarından doğmuştur. Yunanca, Arapça ve Almanca bu tarzda felsefe dili halini almıştır.»3

Bana öyle geliyor ki, Türk dilinin Osmanlıcadaki nüansları yitirdiği ya da İngiliz dilindeki semantik ayrımları veremediği gibi birtakım öncüllerden yola çıkmak, düşünce ve felsefe üretimini gramere (sözdizimi ve sözdağarına) bağımlı kılmanın ötesinde (ki bu, Wittgenstein’ın belirttiği gibi,4 olsa olsa felsefe adına metafizik üretilmesine neden olabilir), felsefeyi diliçi bir üretim olarak görmeyi de içerir. Oysa felsefe, biliyoruz ki, hem gramerden doğan birtakım sahte felsefe sorunlarının (metafiziğin) çözümlenerek ayıklandığı bir üstdil düzlemini, hem de bir felsefe söylemini öngörür.

Hemen söyleyeyim : felsefe üretimi elbette, dilin soyutlama düzlemine gelmiş olması ile bağıntılıdır, yoksa dil içinde nüansların yitirilmesiyle ya da semantik ayrımların bulunmayışıyla değil!. Nüanslar da semantik ayrımlar da dil bağlamında değil, ama felsefe söylemi bağlamında, birer felsefe terimi olarak belirleyici olma özelliğini kazanırlar. Örneğin, bir dil’de İngilizcedeki «to ruminate» fiilini karşılayan bir sözcüğün bulunması değil, felsefe söylemi içinde kavramları karşılayan felsefe terimlerinin bulunmasıdır belirleyici olan. Çünkü felsefe, terimlerle yapılır.

Türkçenin soyut dil olmadığı savını öne sürmek sözkonusu değildir, demiştim. Hilmi Ziya Ülken, günlük konuşma dilindeki bazı sözcüklerin, örneğin Grekçede olduğu gibi anlam genişlemesi yoluyla birer felsefe terimi olma statüsünü kazandıklarını belirtirken, sanıyorum, bir felsefe söyleminin nasıl kurulduğunu göstermek istemiş olmalıdır. Öyleyse düzeltelim: Grekçe, Arapça ve Almancanın, anlam genişlemesi yoluyla felsefe dili durumuna geldikleri değil, bu dillerin bu yoldan felsefe söylemlerini kurduklarını söylemek, doğru olacaktır. Bir kesinleme yapalım : felsefe dili yok, felsefe söylemi vardır. Üstelik, bir dilde bulunan bütün sözcüklerin bir başka dilde birebir semantik karşılıklılık içinde bulunması da düşünülemez. Diller arasındaki ilişkiler bu tür birebir semantik bağıntılar üzerine kurulmamışlardır çünkü... Oysa, bir dilin felsefe söylemi ile öteki dilin felsefe söylemi arasında terimlerarası birebir bir bağıntı kurulması zorunludur. Dillerin, sözcükleri açısından birebir bir bağıntı içinde bulunmaları ne kertede zorunlu değilse, felsefe söylemlerindeki terimlerin de birebir bir bağıntı içinde bulunmaları o kertede zorunludur, demek istiyorum.

Felsefe söyleminin kurulmasının ise kendine özgü sorunları var: felsefe kavramlarını batılı felsefe söylemlerinin Grekçe, Latince kökenli terimleriyle mi karşılamalı, Osmanlıca/Arapça terimlerle mi? Yoksa öztürkçe bir söylem oluşturulmasına mı katkıda bulunmalı? Bu, çok ayrı bir sorudur5.

(1) C. Levi-Strauss, Yaban Düşünce, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1984, s. 23.

(2) H. Ziya Ülken, Türk Felsefe Dilinin Gelişmesi, Felsefe Tercümeleri Dergisi'nde (çıkaranlar: H.Z. Ülken Macit Gökberk), I. cilt/l. sayı, İstanbul 1947, s. 136-143.

(3) İbid.

(4) L. Wittgenstein, Zettel, (ed. G.E.M. Anscombe ve G.H. von Wright) Basil Blackwell, Oxford, 1967. pr. 55

(5) Bu konuda Peyami Safa (Osmanlıca, Türkçe, Uydurmaca, Ötüken Yayınevi, Der. Ergun Göze, İstanbul, 1970, s. 2527), 'Istılah Davası’ başlıklı yazısında, hangi uygarlığın içinden felsefi düşünce üretilecekse, bunun o uygarlığın terimleriyle üretilmesi gerektiğini savunur: «Garp medeniyeti zümresinde katılmış olduktan sonra, tereddüde lüzum yok, canlı dillerde kullanılan, kökleri, Latin veya Yunan, müşterek ıstılahları şivemize göre biraz yontarak alacaktık» dedikten sonra «biz hangi medeniyet zümresindeniz? Hiç bir kültür manzumesine nisbet kabul etmeyen müstakil, avare, münferit bir ıstılah lügatine mi sahip olacağız? Öyle ise bu Latince, Yunanca bozuntuları ne? Değilse, bütün garp dünyasının müşterek kullandığı Latin ve Yunan kökleri dururken, neden öztürkçe ıstılah kullanmaya kalkıyoruz?» diye soruyor. Nurullah Ataç'ın da, terim dağarı konusundaki görüşleri (Dergilerde, TDK Yayınları, Ankara, 1980, s. 82) Peyami Safa'nınkine yakındır: «Bir dil, bir uygarlık, yani medeniyet İçinde ilerler, zenginleşir, o medeniyetin düşüncelerini, değerlerini söylerken yoksuldur. O uygarlığı iyice anlatamaz. (...) Türkçe için fakirdir, iptidaidir diyen yok, ancak şimdi benimsemek istediğimiz tıatı uygarlığının düşüncelerini değerlerini söylemeye elverişli değildir, onun için batı uygarlığının birtakım kavramlarına karşılıklar arıyoruz» diyor. Ataç, bu görüşlerini eleştiren Adnan Benk'e verdiği yanıtta, konuyu daha da açarak şunları söylüyor:«(...) biz bugünkü dilimizle Monsieur Sartre’ın da başka düşünürlerin de neler dediklerini, neye varmak istediklerini iyice söyleyemiyoruz. Dilimizde batı uygarlığının birtakım kavramları daha adlandırılmadı da onun için. Kimimiz Frenkçe sözleri kullanıyor, kimimiz Arapçadan bulmağa çalışıyor, kimimiz de Türkçe köklerden yeni sözler kurmaya uğraşıyor.» (A.g.y. s. 98). Kuşkusuz, bilim ve felsefe terimleri seçiminin bir 'uygarlık' sorunu olduğunu ilk kavrayanlardan biri, bildiğimiz kadarıyla, Rıza Tevfik’tir. Rıza Tevfik, «Şi'ri millide Türklüğün en samimi ruhunu, en asil hissiyatını söyletmek taraftarıyım, çünkü mümkündür ve lazımdır: Fakat ıstılah bahsinde bu mümkün değildir ve o kadar da lazım değildir» der ve bilim ve felsefe terimlerinin Arapça’dan alınmasında ısrar eder. (Bu konuda Bkz. A. Uçman, Rıza Tevfik’in Türk Dili Üzerine Düşünceleri, Türk Kültürü Araştırmaları, Ankara, 1983). Daha sonra Mustafa Şekip Tunç, «dilimizin düşünce ve mefhum alanına, Osmanlıca ile geçtiğini» söyleyecektir. (Bkz. Türk Dili Dergisi, Kasım 1951, sayı: 2, 'Gazetelerde' bölümü).

Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın

www.aymavisi.org

Edebiyat
+ Büyüt | - Küçült