Öykü Bir "An" Mı?

Erendiz Atasü


İlk yazdığım öykü bir gönül yarasını işliyordu. Yıl 1974. İkincisinin konusu bir başsağlığı ziyaretiydi; bir kurumdaki üst düzey görevlilerin alt düzey bir memur ailesine başsağlığına gidişi. Yıl 1979 olmalı. Acemice denemelerdi ikisi de. O yıllarda yirmili yaşlarımı sürüyordum ve gönül ilişkileri, tüm genç insanlar gibi, benim de düşünsel duygusal dünyamın en geniş anakarasıydı. Bir şey daha kurcalıyordu zihnimi. Sınıfsallık... Cinsiyetler ve sınıflararası sınırların hayatı nasıl etkilediğini, ilişkileri nasıl yaraladığını anlayabilmek için yazıyordum sanırım, anlatabilmek için değil. Hayata karşı tutkulu bir merakla kavruluyordum. Uygarlık denen düzenin iki ayağı olduğunu kavramıştım; Gövde ve para!

Yazmak yirmi beş yaş dolaylarında, sanki biyolojimin vazgeçilmez bir işlevi gibi geldi yerleşti varlığıma; daha doğrusu, itildiği bilinçaltı katmanlarından yol bulup bilince yükseldi, anı, günce ve mektupla. Ne zaman öykümsü biçimler doğdu yazdıklarımdan? Geçişi tam da bilemeyeceğim. Öylesine, kendiliğindendi işte...

Yazdıklarımı aşırı benimseme ki bir tür yazar hastalığıdır bende acemilik dönemlerimde bile yoktu. Kendimi bildim bileli iyi bir edebiyat okuruyumdur, yazdıklarımı her zaman eleştirebilir, dahası yargılayabilirim. İlk öykülerim yazınsal bir iddia taşımaz. Onları kaleme alırken duyduğum yazınsal kaygı ve gösterdiğim özen, dilin yalın ve akıcı olmasıyla, öykünün okuyanı sıkmamasıyla sınırlıydı. Ve bir de içtenlik vardı tabii; iç dökme değil!..

Kadınlar da Vardır da okuru etkileyen inanılmaz bir buluşma gerçekleşmişti kitapla okur arasında, bu içtenlik olmalı. Bir de umuttan ve dirençten söz eder kimi okurlarını bana. Oysa çoğu öykülerim karamsardır ve hüzün benim itici gücümdür (ya da öyleydi). Peki, bu umut da neyin nesi?

Yazarın kişiliği sızıyor satır aralarına. Yenilgiyi kabul edebilen, ama bozgunları ret eden bir yapım var ve umudun insan varlığının —sağlıklı işlediği sürece— biyolojik bir işlevi olan "yaşama sevinciyle" doğrudan ilintili olduğunu biliyorum. O zaman, her gecenin şafakla sonlanması gibi, umutsuzluktan umut doğar.

Bir öyküyü, tümüyle yazınsal bir varlık olarak, dıştan inceleyebilmeyi tam kavradığımda dördüncü kitabımı Onunla Güzeldim’i yazıyordum. Böylece "biçim" ve özellikle "kurgu" ağırlık kazanmaya başladı yazınsal kaygılarımda. Çağcıl öykü şiir gibi, ezgi gibi, çağrışım gücüyle donanmalı, okuyanın sezgi kanallarını açabilmeli, düş gücünü uyarabilmek. Böylece geliriz çağcıl öykünün şiirle paylaştığı o tılsıma, imgelere... Metnin içindeki imgelerin çeşitliliği, birbirleriyle uyumu ya da çelişkisi, yinelenen bir ezgi gibi kimi imgelerin bir ritimle yeniden metinde belirmesi, öykünün yapısını ince, ama sağlam bağlarla pekiştirir.

Öykü, hayatın gürültülü patırtılı akışında güme gitmiş bir ayrıntıyı, bir duyguyu, bir sezişi dile getirir; bir perdeyi hafifçe aralayıp ardındaki manzarayı düş gücümüze sunar.

Öykü bir "an" mıdır? Küçük bir aralıktan hayatın geniş ufkuna atılıveren bir "nazar"...

Tek başlarına ayrıntılardansa, ayrıntıların birbirleriyle ve parçası oldukları bütünle ilişkileri, nedensellikler, çelişkilere dönüşümler daha çok ilgimi çeker. İlişkilerin derinliğini ve giriftliğini, mantıksal düzleme duygu ve sezgi boyutlarını da katarak kavrayabilirle çabasını severim. ‘An’lar kadar süreçler de önemli, öyle değil mi? Süreç, yani değişim, gelişme ve/veya yıkılma... Öyleyse, süreçleri irdeleyen roman, bana daha uygun bir tür mü diye düşünüyorum. Hayatili geniş ufkuna duyduğum hayranlık dinmiyor. Kimi öykülerimi, örnekse Lanetliler’deki "Arda Kalan"ı tıknaz ve bodur bir romana çeviren de bu tutku değil miydi?

Peki, öykü ille de, bir fotoğraf gibi, an’ı iletmeli? (Elbette fotoğrafın dilini çözebilen göz, orda, o anın içinde pek çok değişimin patlamaya hazır tomurcuklarını, ya da pek çok çöküntünün ardında bıraktığı izleri seçebilir.) Öykü billursu bir an olamaz mı, saydamlığında diğer anları yansıtan?.. Ya da, daha güzeli... Müzikte bir terim, vardır: "Füg". Kaçış... Ezgi kulağımıza ve sinir uçlarımıza bir dokunup bir kaybolur, yeniden başka biçimde belirir ve gene kaybolur... Öykü bir an’dan bir "füg"e dönüşemez mi? Yazarın dokunuşu hayatın çeşitli öğelerine bir değip bir uzaklaşarak, onlar arasında çağrışımla bir doku örerek, hayatın ve tarihin geniş ufkunu kıvrımlandırıp bir dantel motifi gibi öyküye işleyemez mı.

Şimdi bunu deniyorum.

Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın

www.aymavisi.org

Edebiyat
+ Büyüt | - Küçült